Cuma, Aralık 24

havalar da güzel gidiyor...


Efendime söyleyim.. günler pek şahane geçiyor etrafta..
Ama benim ayarım neden bozuk lan blog?

Eşekler gibi çalışıyorum, kendime ayıracağım üç kuruşluk vaktim yok. Cüzdanımdaki para bile bir haftadır aynı, o bile bitmiyor ben tükendim a blog.
Kendime ayırdığım vakitlerden nefret ediyorum. Vakit dediğin iki ucu boklu değnek zaten, sokayım vaktine.. siktirsin gitsin afedersiniz.

Bob Marley demiş, yaşlandıkça ağzınız bozuluyorsa, hayatı anlıyorsunuz demektir diye. Böyle mi demişti.. Hatırlayamıyorum lan blog. Hatır dediğin nedir ki, koyun gitsin afedersiniz.. ya da affetmeyin.. affetemek dediğin nedirki.. Amaann işte neyse..

Aklı karışık bir insan olduğumu defalarca söylemiştim. Mevsim dediğin şey normallerinde gitmezse benim zihnim sürçüyor. İçim çıkıyor, çekip gidesim geliyor her yerden, kendimden bile. İnsan kendinden gidebilir mi blog? Ben gidebiliyorum.. hoş asla insan olduğumu iddia etmem o ayrı..
Ne diyordum.. aklım hiç selim değil. Bilmediğim sokaklarda dolaşıyorum. Kaybolma ihtimalim yüksek. Karga kılıklı bir rehberim de yok.. Hoş benim hiç rehberim olmadı bu hayatta.. Sahi karga da benim, burnu boktan kurtulamayan da.. Kendimle geçinip gidiyoruz.

Kabul psikolojilerim bozuldu benim. Çok ta yorgunum a blog, toparlamaya mecalim yok inanki.. Şöyle yığılıp köşe yastıkları gibi, geçmişten birilerini düşünüp ona ağlayım sayıp söveyim bir rahatlayım diyorum. Kısmet değil zannımca, olmuyor.

Yeni yollara giriyorum. Zemin kaygan, ortam hararetli, sözler ıslak.. Ter ter terliyorum. Kaybolma ihtimalim bünyemi delirtiyor.. Gözümü alamadan gidiyorum.. o kadar!.

Perşembe, Aralık 16

biri vazgeçmek mi dedi..


Eve yürürken yağmur yağıyordu..Tren yolunun yanındaki kaldırımda durmuş hayatıma fon müziği ararken o sesi duydum. Tren rüzgarını yanağımda hissettim. Önce yanağım yandı.. Sonra tarif edemeyeceğim bir ses çıktı dudaklarımın arasından.. Taa en derinlerden gelen, sadece o'nun tarifsiz anlayabileceği bir ses..
Demiştim.. sen hep kalacaksın.. zamansız yağmurlarla sızlayan bir yara olacaksın bende diye.. Hatırlarsın.. İkimizin sırtında birbirimize sapladığımız bıçaklar vardı, söküp atmıştık bir anda.. Sırtımızı dönüp birbirimize uzaklaşmıştık farklı yollara.
Sırtımın sızısı mıydı gözlerimden dökülen, yağmur mu fazla gelmişti, o mu taşıyordu içimden ayırtedemedim. Bildiğim tek gerçek.. ben yıllardır hiç ağlamamıştım..

Saat sabahın 3'üydü.. Buz gibi Edirne'deydim.. Çıkmışım köprünün tepesine, bataklığa düşen yağmur damlalarını yakalamaya çalışıyordum.. Bağıra bağıra ağlıyordum. Yanımda kim olduğunu bilmediğim bir çocuk.. "sen artık çok tehlikeli olmaya başladın, birazdan tren geçecek bizi silip süpürecek hadi artık gidelim" diye bana yalvarıyordu.. Elindeki şarap şişesini alıp, gözlerimden yaş aka aka dikiyordum kafama... "Bak, artık benim tek arkadaşım sensin.. Birtek sen varsın artık bu dünyada.. hadi nolur yardım et bana, onu artık sevmek istemiyorum".. Yüzüme öyle üzgün bakıyorduki, yok bana acımasın bana yardım etsin istiyordum.. "Beni sevsin demiyorum sana, çıkart şunu içimden.. artık onu sevmeyim lütfen.. lütfen yardım et bana.. lütfen".. Yapıştırmışım köprünün korkuluklarına çocuğu, içimiz dışımız sırılsıklam.. yapışmışım yakasına.. Trenin sesini duyuyorum.. Birazdan üstümüzden geçecek. Ayakta duramıyorum, içim dökülüyor.. Trenin sesi kulaklarımızı sağır edecek.. Rüzgarı elimdeki şişeyi kırıyor.. Adını bilmediğim çocuk beni kucaklayıp ikimizi de korkulukların diğer tarafına atıyor. Düşüyoruz.. Çamur içinde kalıyoruz. "Artık onu sevmeyeceğim di mi" diyorum.. "Az önce yeniden doğdun, bence artık onu sevmeyeceksin" diyor..
Tek arkadaşımı bir daha hiç görmüyorum. Cebimde bir not buluyorum "unutma, sen anka kuşusun!"

Yıllar sonra bir yılbaşı gecesi çalıyor telefonum. Evde tek başımayım, jackle hem sohbet ediyorum, hem bitiriyorum onu.. Başım dönüyor.. Ne zaman sesini duysam içim çıkardı, içim içimden uçar giderdi.. Yine aynısı oluyor, koltuğa sarılıyorum.. "o içerde uyuyor.. bu hep böyle. o hep uyuyor. ben hep onu uyutup seni düşünüyorum. o hep uyuyormuş gibi yapıyor.. ve ben herşeyi kaçırıyorum. seninle başlayan güzel sabahları, seninle uyumayı, beni gözlerini kocaman büyütüp boynuma sarılarak karşılamanı, kavga ederken bana saldırmanı, seni sevmeyi.. sen çok güzel bir kadın olacaksın ve ben hep sana uzaktan bakacağım, gelip bu lanet koltukta uyuyacağım, içeride uyuyan karımdan nefret ederek, içimde acaba ne yapıyor bu kız hüznüyle.. gecenin bir yarısında pencerenin önüne gelip ışıkların yanıyor mu diye bakacağım, hala karanlıkta uyuyamadığın için güleceğim sonra içim çürüyecek.. işten çıkışını seyredeceğim.. sen topuklu ayakkabılarınla sokağa hayat vereceksin, sonra o çirkin çocuğa uzaktan el sallayacaksın.. beni gördüğünde hep koşarak gelip üstümü başımı çekiştirerek sarılır öperdi beni diye sevineceğim.. kavuşmalarımızı özleyeceğim.. bu hep böyle olacak.. hayatımın en güzel yedi yılını lanet bir evlilikle sonlandırdığım için kendimi affetmeyeceğim.. bu hep böyle olacak.." Onu dinlerken dudaklarımın arasından tarif edemeyeceğim bir ses çıkıyor. Kapatıyorum telefonu.. Koltuğa sarılmayı bıraktığım anda yere düşüyorum. Unutma diyorum kendime, sen anka kuşusun..
Saatime bakıyorum, sabahın 3'ü.. Yağmurlu bir yeni yıl sabahı..


*****************************************
sevgili "adsız" vazgeçmeyi anlat demiştin.. sanırım anlatamadım. o süreci anlatmak için yeterli materyalim var ama bugün tarifsizim.. giriş olsun bu.. olmaz mı?..

Pazartesi, Aralık 6

morumtrak


Aklım karışıktı zaten son günlerde.. Hoş aklım hep biraz karışıktır benim. Buraya kadar bir sorunumuz yok..
Kronik bronşitim ayyuka çıktı son günlerde. Hoş kronik olduğu için ara sıra ayyuka çıkması normal. Bunda da bir sorunumuz yok.
Başım çok ağrıyor, alnımı yarmak, gözlerimi çıkartıp bir kenara koymak istiyorum. Son bir senedir bu istek hep var bende.. Bunda da bir sorunumuz yok.
Uyuyamıyorum. Gece gelince şehre.. benim uykum başka dünyalara firar ediyor. Kitap okuyorum, müzik dinliyorum, twitterda aforizma okuyorum. Uyuyamıyorum. uyuyamamak çok düşündürücü bir eylem. Gün ağırana kadar düşünüyor insan.. Geçmişin cebirini yapıyorum, lan bu matematikçiler nasıl adamlar azizim.. İnsan hayatını hesaplayabiliyor.. Bir gece uyumayın iki kulaç düşünün. Hesap kitap yapın, eksileri kırmızıya boyayın ve mosmor hayatınıza bakın.
Uyanamıyorum. Nerden baksan çok kalitesiz bir uyku benimkisi.. İnsanı yastığa, yorgana sarıyor. Bronşitim bütün solunum kanallarımı tıkadı, alarmdan önce kendi horlamama sıçrıyorum. Gülmeyin hayvan gibi, hasta olmasam nefes aldığım bile duyulmaz benim uyurken. Ama hastayken, gık diye gidecekmiş gibi uyuyorum, insan değilim artık diye uyanıyorum. Yok, uyanamıyorum.

Alkollüyken telefon kullanmamalı insan. Uyku savaşımın içine bazen geçmişten gelen sesler giriyor. "Ben.. " diyor "aslında kalbim hala senin avuçlarında" diyor.. Bedenini vermiş ama kalbini paylaşmamış. Bu klişe dolu sızlanmalardan nefret ediyorum. Üstüne uyuyamıyorum, üstüne uyanamıyorum. "Var mısın".. diyor, "hadi gel seninle hemen yarın evlenelim" diyor.
Billahi kadınların evlilik deliliği yok. Erkeklerin sendromu bu. Her günlerinin içine korkuyorum, kaçıyorum, bana göre değil yalandan kalıplarıyla bu evliliği sokuşturuyorlar.. Sonra biraz alkol alınca, aslanlar gibi evlenelim diyorlar. Sonra da neymiş efendim kadınlar evlenmek için deliriyormuş, bizim amacımız düşürdüğümüzü kafeslemekmiş.. bıdı bıdı.. Haydin ordan..
Sahi neden herkes sarhoş olunca benimle evlenmek istiyor lan!.
Neyse efendim.. Bu konuya bir açıklık getirelim. Biz kadınlar için evlilik sizin düşündüğünüz gibi hayatımızın gayesi değil. Kurmuşum hayatımı, yapmışım kariyerimi, dizmişim evimi.. Deli olmam gerekir, kurulu düzenimin ortasına çoraplarını yıkamak zorunda kalacağım bir erkek insanını yerleştirmekle. Sizin sadece korktuğunuz o hadiseden benim ödüm kopuyor. Çıkmışım işten, gelmişim evime.. Bir sandoviç, bir kahve, bir filmle geçiştireceğim gecemi pilav yap, domatis doğra, gömleklerini ütüle, sırtını sıvazla, keyfine köle ol, egosunu tatmin et ile heba mı edeceğim. Şaşırmış olmalısınız..
Otuz yaşına geldik ya herkeste aynı soru, neden hiç evlenmedin.. Dul mu olaydım... anlamıyorumki ben sizin sorularınızı cevap vereyim. Ahh bir de evrende karşılaşabileceğiniz en geniş soru var "evlenmeyi düşünüyor musun".. Şimdi niye durduk yere düşüneyim.. gelin de güvey de benken.. Evet biz kadınlar her gece uyumadan önce beyaz gelinlik hayali kuruyoruz. Çil çil altınların içinde yüzüyoruz. Fişekler çakıyor.. Delisiniz siz yaa..
Bizi ne mühendisler, ne doktorlar, ne mimarlar istedi de biz istemedik, kabul edin bunu annecim..
Yokum!.

Ne diyordum.. Başımıza gelen herşey başka birşeyler bağlantılı.. Tetikleyicilerle dolu an'lar.. Uyuyamadığım için uyanamıyorum. Bronşitim var diye başım ağrıyor. Başım ağrıyor diye çok düşünüyorum.. Çok düşünüyorum diye uyuyamıyorum. Uyuyamıyorum diye uyanamıyorum.. Kuyruğunu yakalamaya çalışan aptal köpekler gibiyim..
Aklı karışıkken daha çok hata yapabiliyor insan. Hatalar cazip geliyor. Bir hataya meyyalleniyoruz. Aklın karışıkken bir hataya bağlanma olasılığın artıyor. Doğru olan herşey tekdüze geliyor.. Yanlışlar çok çekici.. Hayat zaten mosmor.. biraz kırmızı ile daha güzel durabilir.

Biraz ateşim var, biraz uykum.. Elimde olanlar sadece bu.
Ne yapabiliriz?

Salı, Kasım 30

onun da evine koç girsin..


Ömrüm boyunca hiç akrep tanımamış ve görmemiş biri olarak bu yaşlara kadar gelmiştim. Akrep dediğinle, doğuda öğretmenlik yaparsam karşılaşacaktım ancak, öyle bilirdim..

Doğuda öğretmenlik yapmadım ama İstanbul'un göbeğinde gittim bir akrep erkeğine aşık oldum. Herkes bilindik efsanelerden bahsetti bana uzak durmam için. Ama zodyakı kim takardı, hem ben güçlü koç kadınıydım..
Yerleşti hayatımın en kuytu köşesine.. Kuyruğunu kaldırmaya başladı yavaş yavaş.. sonra hiç indirmedi.. Sessizdi, sakindi, ne zaman nereden çıkacağı belli olmuyordu.. Zehrini yavaş yavaş akıtıyordu içime.. Öldürmüyordu, daha uzun soluklu bir acı yaşatıyordu..

Ayrıldığımızda zodyak amcamdan özür diledim. Ağzımın payını vermişti bana. Yemin içtim, and eyledim bir daha akrep sevmeyecektim. Hem adı üstünde, akrep.. niye seveyim ki, deli miyim lan ben..

Uzun zaman olmuştu ayrılalı. Evi taşırken koli dolusu eşya çıktı ona ait.. Posterler, aksesuarlar, kartlar, fotograflar, cd'ler.. Hepsi eski mahallemin çöplüğünü boyladı. Yeni ev, ferahlık, yeni hayat, huzur...

Bir gece tuvalette karşılaştık akreple..
Annemi aradım salya sümük.. Vur terliiği öldür dedi.. Annemin tepkisi hep aynıdır, hayatın sırrını yemiş, yutmuş ta artık umursamadan söylüyor gibi her böcek cinnetimde aynı seri katil soğukkanlılığyla tekrar eder "vur terliği, öldür". Sivri sinek gördün mü kaçacak yer arayan ben ve vurup terliği akrebi öldürmek.. olasılık dışıydı..
Yatak odama kapattım kendimi.. Gecenin bir vaktiydi, çok çaresizdim.. Ağlamak istedim, olmadı, kısmet değilmiş.. Twitter'a yazdım "hasssstir" ünlemiyle.. Deli lan bu tivitçiler, hepsine eğlence çıktı.. Evi yak diyen bile oldu..
Bu hayın dünyadaki tek dostum Bala'm malzemelerini kuşanıp geldi. Beni kurtaracaktı, kahramanım olacaktı.. Eğer ben yatak odama kapanıp akrebi kaçırmamış olsaydım o akrep hayvanının canına okuyacaktı, ben de boyununa sarılıp mutluluk gözyaşları dökecektim..

Sabaha kadar gözümü kırpmadan bekledim. Zira tivitırda herkes "uyuma yoksa ölürsün" mesajlarıyla ödümü benden almışlardı.. Tivitır kankam 2Yaz beni bir süre mesajlarıyla oyaladı.. Sayesinde iki saat kadar uyanık kaldım.. E direnme de bir yere kadardı, uyudu..

Yatak odamın kapısını polarlarla çevirmiş, yatağımın içine kıvrılmış, yorganı kendime boca etmiş, nefes alacak bile yer bırakmamışken yeni arkadaşım Hüs'ten mesaj geldi.. Sağolsundu, iki saat kadar da onunla yazıştık derken.. o da uyudu..

Kaldık Virginia Woolf teyzemle başbaşa..
Kitap bu.. insan okurken nasıl uyuduğunun farkına varmıyor..
Günün ilk ışıklarını yakalamıştık birlikte.. Viktorya çağı, otorite, yasak aşk.. derken yüzüm dışarıda, ağzım açık, saçlarım yastığa yayılmış uyuyakalmışım.. Yuh yani normal zamanda böyle davetkar uyumam böceklere karşı.. Ya saçlarımdan kımıl kımıl ilerleyip ağzıma girse, dilimi soksa ve sonra ben onu yutsam, sonra bu yüzden intihar etmek zorunda kalsam.. Olacak şey değildi..

Uyandım, koşa koşa çıktım evden.. Yoldan ilaçlama şirketlerinin numaralarını topladım.. Kökten kazıyacaktım bütün haşerelerin soyunu sopunu. Benim yeni evimde, tebdili mekanımda, ferahlığımda akrep hayvanlarına yer yoktu..

Ciğerlerim sökülene kadar ilaçladılar evi.. Bronşlarım kendinde olmadan iki gün hasta yattım evde.. Nerdeyse ben ölecektim, ama lanet akrep hayvanı dışarı çıkmadı.
İlk olasılık, gece kaçmıştı, ilaçlamayı ziyafetini de kaçırdı inek hayvan.. İkinci olasılık, kuytularda bir yerlerde kendini sokarak öldürdü..

Psikolojilerim bozuldu.. Her akşamım evde köşe yastığı mahiyetinde geçiyor. Işıklar açık uyuyorum, kafam yastığın altında, Virginia benden nefret ediyor.. Malum akrebi görüyorum rüyamda..
Olmaz böyle..
Onun da evine koç girsin lütfen.. Görsün ebesinin... neyse..
Dişe diş, kana kan.. intikam..

Çarşamba, Kasım 24

şiir mi?


Bana yağmurlu bir günde pencereden bak sevgili..
İçine dolsun rüzgarın ıslığı..
Kimselere görünmek istemezken sen,
Beni izle ve ezberle adım adım uzaklaşmamı..
Sen bana bakarken hızlansam, ıslak sokakta sendelesem..
Hızlansam.. hızlansam.. nefesim yetmese artık.. hızlansam..
Tarif edemeyeceğim kelimeleri içine kazısam.
Bir şimşekle görünmez olsam...
Bir solukta silinsem.
Beni özlemeyi kesip atsan içinden..
Seni özlediğim için ölmesem.
Hiç yaşanmamış olsak.

Alt alta yazdığım herşey şiir olsa.. ve artık şiir yazabiliyorum desem.
Olmaz mı?

Pazartesi, Kasım 22

dön-me..


Sevgili,

Sana hitap edeceğim sıfatları tüketmişim, üzgünüm. Sen de vakti zamanında her şekle girerek, hakettin şimdi bu yoksunluğu..
Yoksun'luk.. Yoksun'luğunla ben sonunda iyi arkadaş olmayı becerebildik. Ara sıra birbirimize hırlaşıyoruz hala, ama ilk günlerdeki savaşlardan eser kalmadı. Hani derler ya "zaman herşeyin ilacıdır" diye, ben var ya bu teraneyi çıkartanı bulup.. neyse. Zaman dediğin akmaz, kokmaz, böyle ağda kıvamında, niteliksiz bok gibi birşey afedersin. Konuşmuyor, halini hatrını sormuyor, yakana yapışık kalıyor. İlaç falan değil yani, o tamamen bizim her halta yorum yapan geveze atalarımızın uydurması.
Senin yoksun'luğun çok ayran gönüllü çıktı. Yoksa bilirsin ben feci ağır ve katı bir karakterimdir. Vursan, itelesen kaymam o taraflara. Ama bu yoksun'luk kalbimin haşatını çıkardı allah seni inandırsın. Hayır kalpsiz kalayım sorun değil, ama yakın zamanda çocuklarımın babası olacak zatı muhteremle karşılaşacağımıza dair bir inanç oluştu bende.. Muhterem gelecek hayatımın orta yerine, kalbim tükendiği için ben kendisini dalağımla falan sevmek zorunda kalacağım, hiç şık olmayacak..

"Biz seninle dünyayı tersine çevireceğiz" konuşmasını yapmak için aldığın, tersine doğru akan kum saati bozuldu. Kum saati bozulur mu deme, insanın hayalleri bile bozulabilirken, maddeler dünyasına ait birşeylerin sonsuza dek mükemmel bir işleyişte olmasını beklemek çok aptalca.. Ahh tabi bir de elinin değdiği herşey bozuluyor, ama onu farklı bir başlık altında tartışmak isterim.

Geçenlerde ilk sevilememe tecrübemi yaşadım. Birisiyle tanıştık. Ne desem, bu çocukceğiz hayvanlar gibi eğleniyor.. "güzel olduğunuz kadar akıllısınız da" tarzında jön kılıklı laflar ediyor.. sabah akşam bana ciddi bir mesai harcıyor.. derken fiş çekildi. Hani uyandığını haber vererek başlayıp, gün boyunca ne yapsa bilgi geçen canlılardandı kendisi. Beni bilirsin, pek arama, sorma, uzaktayken alakaya boğma huyum yoktur. Yoksunluk'la eğri oturup, doğru düşünüp karar verdik ve her mesajını yanıtladık, her aramasına geri döndük. Bildiğin "sevme oyunu"nu oynadık. Yabancısı olduğum bu ilgili kız modeli komiğime gitse de, hatta bazen içime fenalıklar verse de hiç hissettirmeden görevimi eksiksiz tamamladım. Birden mesajları kesildi. Yoksun'luğa danıştım, kendisine kontör yollamayı bile düşündüm, ama eşşek kadar insandı, kontörlü değildi hattı, üstelik sınırsız internet paketi üzerinden gayet bedavadan yazıyordu. Bir şekilde bana sınır koydu, hiç şık bir sonuç olmadı. "Kısmet" değilmiş dedik, üstüne düşmedik.
Seni nasıl sevemedi deme, elinin dokunduğu herşeyin bozulduğunu üst satırlarda anlatmıştım. Kum saati nedir ki, beni bile bozdun.
Yoksun'luğun arttık haddini biliyor. O da biraz bana benzemeye başladı. Kimseye iliştiği yok. Başbaşa kalmamızın verdiği bir takım sorunlar yaşıyoruz ama beni bilirsin, sinirim can yakıcı olur. Geçenlerde saçları elimde kaldı, o günden beri muma döndü.

Hiç tanımadığım yoksun'luğunla birlikte çıktığım yolda çok kez kaybolduk. Bilmediğin sokaklar seni yanlış yollara götürebiliyor. Hayat bazen labirent etkisinde geçsede, ben yoksun'luğunla birlikte bu toprakların sahibi oldum. Şimdi nereye dönersem döneyim kendimdeyim. Dört bir yan, avucumun içi, elimin kiri.
Hani demiş ya  Nietzsche "beni öldürmeyen şey güçlendirir" diye.. İşte bu da ağdalı bir zamanın uydurması bence. Nietzsche'ye ne şekilde demir etkisi yapıyor bilmiyorum ama, beni öldürmeyen şey, öldürmüyor. O kadar.

Cumartesi, Kasım 13

çöm'lük..


En nefret ettiğim sesle uyandım.. cep telefonumun, saatli bomba alarmı sesiyle. Madem nefret ediyorsun niye bunu alarm sesi yaptın diye bıdı bıdı konuşup sinirlendirmeyin beni.. Sabahları beni uyandıran şey dünyanın en güzel melodisi dahi olsa nefret ederim ondan. Erkendir, yersizdir, sinir bozucudur, amannn yaa yine mi'dir.

Huy'suz bir uyanıştı benimkisi.. Huyumdur, sabahları huy'umu kaybederim..

Bu kez başkaydı.. Bildiğiniz gibi değildi, çok fenaydı, çok anlanmsızdı.. Ben kaybolmuştum.. Ben ben'dim, ahanda yatağın üstünde duruyordum ama sorun şuydu; neresiydi lan burası!..

"Lobiye ineceğim" dedim önce.. Sonra "yok yok transferim var havaalanına" dedim. "Olur mu yahu havaalanına ben gideceğim" dedim, kaçırmak üzere olduğum bir uçak vardı zira.. O zaman anneannemde mi uyanmıştım? "Yoook, tur var bugün hemen arayım şoförü otobüsü getirmiş mi" dedim.. Telefonumu aradım.. Geçen gün uyurken telefon çalmıştı, telefona uzanayım derken telefon yatağın bir ucundan, ben diğer ucundan yere düşmüştük.. Hala o günde olmalıyım diye düşündüm, beynim sarsılmış kolay değil.. O halde otel odasında olmalıydım.. Ama alllasen otel odasında böyle dolap mı olurdu, çok mantıksızdı..
Telefonu buldum.. Akıllı bir insan gibi davranıp tarihe baktım. Akılsızdım ama istediğimde akıllı insan numarası yapabilme yeteneğim vardı..
Tarihe bakılırsa turun olması mümkün değildi, e transferim de yoktu.. Lobiye inemezdim zira otelde değildim.. Peki nerdeydim lan ben!..

Son zamanlarda aç, susuz, nefessiz, katıksız çalışıyordum. Tabi yaa ofiste uyuyakalmıştım.. Mesai arkadaşlarım gelmeden giyinmeliydim. İyi de ofiste geceliğim ne arıyordu, bu yatak ta nesiydi.. Bana neler oluyordu?

Amaneeey(!) araf burası mıydı yoksa.. Neden ben, hem daha çok gençtim, yazıktım, hem Allah Baba artık beni seviyordu, dua falan ediyordum.. tam anlaşmaya başlamışken yapılacak iş miydi şimdi bu..
Gözlerimi kapayarak düştüm yatağa.. Yutkundum önce, sonra kendimi cimdikledim, yetmedi omzumu ısırdım.. Hissediyordum, mutlu oldum. Saçımı çektim, dilimi dişlerimin arasına sıkıştırdım, gözlerimi şaşı yaptım, burnumu tıkadım, öksürdüm. Yok lan, ölmemiştim..

Evimdeyim dedim.. Taşınıyorum diye herşey kolilenmişti.. Yatakta uzanıp kapıyı araladım, gördüğüm dar koridor ve birleştiği kocaman kare bir boşluk beni dehşete düşürdü. Evimde değildim. Cama baktım, hasır jaluzilerin altından sıska ağaçlar, karşı kaldırım, güzel bir sokak ve yolda yürüyen mutlu yüzlü insanlar görünüyordu.

Tanrım!.. Taşınmışım!..

Etrafa baktım tekrar.. Bavulum, dolabım, yığılmış kıyafetlerim, koridorda koliler.. Yeni evimdeydim..

Herşey öyle hızlı olmuştu ki ve ben öyle yorgun, öyle uzaktım ki.. Günümün ay'ması tamamlanana kadar ben, bizzat şahsım kayıptım.
Yeni evim pek komik bir karekterdi. Bana çömez şakası yapmıştı.
Anlaşacağa benziyoruz kendisiyle.. Ne dersiniz a dostlar?..

Pazartesi, Kasım 1

biz; ben ve kendim..


Peki söz veriyorum, artık küçük şeylerle mutlu olacağım.. Ama nerede inzivaya çekilmiştir, hangi boktan kuytudadır bu küçük şeyler..

Feylesof iç sesim pembe ayıcıklı pijamasıyla yanıma uzanıyor.. Onu bu haliyle ciddiye alamıyorum, elimde değil ama yine de dinliyorum.. yapacak bir şey yok zira, atsan atılmaz, satsan satılmaz, kendi iç sesim neticede..

"Aslında hayatının kıyısında durur aradığın o küçük şeyler.. Hep senin bir adım ötende, seni takip ederler.. Ama ulaşmak zordur onlara.. Başka bir ten daha gerekir onları bulman için, başka bir göz daha, başka bir ruh daha isterler. Gözlerini küstürdüğün rüyalara yeniden uyuman gerekir. Bir nefes daha lazım sana, ortalıklarda dımdızlak gezersen hep ıskalar durursun o küçük şeyleri.."

Böyle bilmiş laflarından, geniş cümlelerinden nefret ediyordum Feylesof Hatun'un.. ama dedim ya hani atsan atılmaz..
Rüya falan demişken uyuma numarası yapayım belki susar dedim.. Yerse.. İnsan içini kandırmayıyor haliyle..

"Heyecan!.. Anımsıyor musun o duyguyu.. Mülakat kapısında bekler gibi duracaksın hayatın kapısında.. Bütün detaylar aklında, yüreğin ağzında.. Baktığını soyacaksın anında, herşeyin altını deşeceksin, savaş meydanında gibi duyularınla hareket edeceksin. Yani diyorum tıkamayacaksın kulaklarını, yumruklarını eskitmeyeceksin boş yere.."

Ambalajsız konuş bana Feylosof Hatun.. Karnım acıktı zira, böyle ağdalı cümleler iştahımı açmaktan başka bir halta yaramıyor inanki.. Hem yumruk mu kaldı allahaşkına.. Dişlerimi sıkıyorum ben en çok..

"Dünyayı kendi etrafında döndürüp büyük şeylere sevdalandın hep.. Dudak tiryakisi olduğun üç, beş hikayede asılı kaldı hayatın. Güvensizlik duvarın, bomboş gururun, kekemeleşmiş rüyaların, gıdım gıdım yaşadığın hayatın.. Düşünsene ahucum hayat kesenden yiyorsun bu günleri.. Kocaman iki tane gözün var, bakmayı bilmeyen. Yaşama korkağı olamasan görürdün belki.. Belki az önce hayatının o mutluluk albümünü oluşturacak sevgiliyi kibarca reddettin. Hem de hiç bakmaya tenezzül bile etmeden, düşünmeden teğet geçtin.. Iska!. İşte senin varoluşsal sorunun.."

Yok, bence benim varoluşsal sorunum uykusuzluk. Şu an uyuyor ve bunları yüzüme vurmuyor olabilirdim. Hatta varoluşsal sorunum kendimden kurtulamamam. Kendim şu an yanımda yaymış, aptal pembe ayıcıkları olan bir pijama altından bana bıdı bıdı sevme dersleri veriyor. Şimdi yüksek sesli kavgaya tutunsam, içimin Hijyen Hatun'u uyanıp bu evin hali ne böyle diye ikinci bir vaka açacak başıma.. Emekçi Hatun uyansa, bütün hafta sonu hazırlamadığım teklifleri yüzüme fırlatacak.. Stil Hatun uyansa, geçen ay maaşımın yarısını verip aldığım kremler hala torbasından çıkmamış, neden bunlar kullanılmıyor diye hepsini kafama atacak. Çatlak uyansa hepimizi darmaduman edecek.. Her türlü dayağı yiyeceğim, ağzımı burnumu kıracaklar.. kendi iç seslerim.. kendim.. Evet, insanın yalnız yaşaması kendisiyle yaptığı boktan bir evlilik. Dayak, şiddet, küfür, sömürü, dır dır ne arasan var.. Sus ve itaat et..

" Ruhunun tembelliğini örtbas etmek için sarfettiğin enerjiyi etrafını görmek ve çevrendekileri yaşamak için harcasan.. en azından gayret etsen hepimiz kurtulacağız bak gör.. Bizi yaratıp, kurgulayıp bu dört duvara hapsettin. Bu kadar kapalı olmamız ne komik öyle değil mi? Bu tıkanmışlık bizi birbirimize düşürüyor, kendinle çelişiyor, kavga ediyorsun.. Kendi içinde isyanlardasın.. isyandayız."

İçimin hatunlarının bu ani değişimlerine artık katlanamadığımdan mütevellit bir dedektif tutmaya karar verdim. Kırbaçlı bir dedektif, bunları hem izler, hem de hizaya sokmak için kırbaçlardı ara sıra ben de rahat ederdim. Hayır kendimle kötü olmak istemiyorum, veririm dedektife parası neyse o kötü olsun, ben iyi polisi oynayım.

"Bir hayal düştü aklına, ama o kocaman iki gözün o hayali bile göremeyecek kadar kör'eldi.. Yoksa sorunun bu mu dersin? Bir mucize işe yarar mı?"

Cevabını içinde gizleyen soruları yönelten insanları hiç sevmem. Bana "ahucum" diye insanlardan da şiddetle sıkılırım. Bütün sinir bozucu eylemler bu hatunda toplanmış.. Uyanırlarsa uyansınlar diğerleri de... Zira şimdi en iyi bildiğim şeyi yapacağım, sinirleneceğim!.

Öyle bir an gelir.. Gecenin bir yarısı belleğin yırtılır.. İyilerin, kötülerin bir bir dökülür aklından. Ağzı bozuk bir kavgaya tutuşursun kendin'le..
Biz buna "mucize an" diyoruz.. ben ve kendim, biz..

Cumartesi, Ekim 30

sibel ve seda'ya..



Şimdi en çok nerede olmak isterdim..
Ya Sibel'in ya da Seda'nın yanında.. Hatta keşke birarada olabilsek..
Biri Ankara'da biri Amerika'da.. Biri çocuk bekliyor, biri evlenmeyi..
Hayatımın en temiz ve asla kirlenmeyecek iki insanı..
Gitsem bana kendi yataklarını verip yerde yatarlar. Sabah kahvemi, sigaramı ve gün boyu içeceğim ice tea şeftalimi stoklarlar evlerinde.. Benim seveceğim filmeleri alıp, benim dinleyeceğim şarkıları hemen playlistlerine taşırlar. En sevdiğim yemekleri hazırlarlar, ben geliyorum diye..
Hiç yazasım yok bugünlerde. Sadece çok özledim kızları odur diyeceğim..

*********************************************************************************

Özen'i aldatmıştım. Herkes nasıl bir pislik olduğumu konuşuyordu. Özen bunu haketmiyordu, ne olursa olsun o iyi çocuktu. Öğrenci evimizde suratıma kapılar kapanıyordu, yargısız infazlardaydım. O iyi çocuğu satıp boktan bir herife aşık olmuştum. Bütün paramla içip sabahlara kadar sarhoş konuşması yapıyordum. Öğrenci harçlığını çıkarmak için sabahın köründe kalkıp garsonluk, bulaşıkçılık, aşçılık yapan Sibel kızım uykusuz beni dinler, bir de cebime para koyar öyle giderdi işine.
Uzun yürüyüşlere ihtiyacım vardı, nefes almaya. Sibel kızım benimle yürür, dönüşte de dondurma ısmarlardı bana. Hatta çok sevdiğim ama taşımaya üşendiğim karpuzu da o alır, koca yokuşta taşırdı. Bak yoğurt ta aldım sana derdi, yoğurtsuz yemek yiyemediğimi bilip te bilmemezlikten gelmezdi yani. Çok kral kızdı, kötü gün dostuydu, her eve lazımdı..

Şimşek beni eve postalamıştı. Gitmem diye şüpheye düşüp atmıştı arabasına bavulumla beni, eve kadar bırakmıştı. O iki buçuk saatlik yol nasıl geçmişti on dakikada bilemem hala. Seda açmıştı kapıyı.. Ne dedi bilmiyorum ama Seda'ya emanet etmişti beni. İyi de yapmış. Hoş yarım saat sonra dönüp beni geri almıştı, ben de sensiz yapamam diye duygusal bir girişle beni alıp geri götürmüştü, bavulumla.. Ama o yarım saati Seda'yla geçirmek mühimdi abicim, öyle böyle değil.. Ömrümün yarısı gibiydi.
Öyle bir dosttur ki Seda, hani hasta olsan Edirne'nin o kara kışında gecenin bir vakti demez üşenmez, üşümez kalkar gider uzaktaki evinden balını, sütünü, elektirikli sobasını getirir sen iyileşene kadar da gitmez başından.. Yemeğini yapar, kahveni hazırlar, filmini koyar da öyle uyandırır seni..
Sınavın vardır, sen uyursun o senin için gidip notlarını alır getirir de sen uyandığında çalışmazsan eşeksin.
Temizlik yapmayla sıkıntılı olduğun zamanlarda odanın kapısına siler temizler.. öyle bir kızdır lan işte, şahanedir.

*********************************************************************************

Bir tane bardağınının bulaşığını ev arkadaşlarının ayırdığı bir hayattan bahsediyorum.. Yoğurt çok pahallıya geliyor, her alışverişte yoğurt almayalım, sen istiyorsan kendine özel yoğurt al diye ev arkadaşlarının üç kuruş hesabıyla göbeklerini çatlattıkları günler.. O buzdolabı senindir, ama her rafı ev arkadaşlarının kişisel alışverişleriyle paylaşılmış durumdadır. Sen çay içmiyorsun ziyan etme, kahve pahallı, günde 8 bardak içme, içeceksen kendine ayrı kahve al diye uyarılara maruz kaldığın dönemdir. Çamaşır makinası senindir de iki haftada bir kullanma hakkın vardır. Köpeğine hergün et yediriyorsun diye hor görüldüğün bir hayattır, kendin aldığın halde.. Hani iki gün üst üste banyo yapsan kıyamet kopar, çok para gidiyor diye.. Bilgisayarının elektirk faturasına yansıması fazla olur diye payına düşenin iki katını ödediğin günler..
Param vardı, huzurum yoktu kardeşim.. Her haltı ben öderim tamam diye üstlenirdim.. Hem soyup soğana çevirirlerdi hem de iki dakika susmazlardı.
O boktan günlerde siz ne bulunmaz insanlardınız Sibel ve Seda.. ve biz ne mutluyduk o pembe apartmanda.. Kıymetinizi en iyi ben bilirim.. Bildim mi lan.. bildim di mi??
Çok özledim lan :/

Salı, Ekim 19

salik..


Çatlak iç sesim ortalıkta gözükmüyordu.. Son zamanlarda gel gitlerimden başı çok ağrıdığı için, akşamları erken yatıyordu.
Hijyenik iç sesim su baskının izlerini yok etmeye çalışırken yuttuğu ciflerden hasta düşmüş, ateşler içinde yatıyordu..
Lezzetli iç sesim, son birkaç aydır yemek yapma boykotunda olduğundan dolayı akşamları dışardan sipariş ettiğimiz yemeklerden şişiyor, akşamları erkenden mide fesatı bir uykuya yenik düşüyordu.
Feylesof iç sesimi mantık dışı hareketlerim çok yoruyordu. Emekçi iş sesimi de yoğun iş tempom nerdeyse bitirmişti. Akşamları eve girer girmez ikisi de ertesi güne hazır durabilmek için erkenden sızıyorlardı..
Bütün hatunlarım uyuyordu.. Bir tek ben kalmıştım, bir de dervişe iç sesim..
Sahi.. dervişe hatunu hiç uyurken görmemiştim. Son zamanlarda kendisiyle en ufak bir alakam kalmadığından dolayı bana biraz kırgın olduğunu seziyordum.. Ama yanılmışım, onun dilinde küsmek diye birşey yokmuş meğer.. Açılmayı bekleyen mektuplar gibi, paketinde bana sözcükler biriktiriyormuş..

Deli'nin delisi'ydin bir zamanlar. Şems'in nurundan gözlerin kör olmuş, Aşiki'nin mırıltısından kulakların tıkanmıştı.. Vara yoğa yakıyordun kendini.. Kendini yaka yaka sedeften bir Tin'e ermiştin. Aşk'ı içinde harmanlayıp, ateşini o Nefes'e vermiştin.. O nefes ne nefis bir irfandı..
Aşk.. Aşk şimdi sana nasıl yavan, nasıl kuru bir kelime.. Ahh benim salik kızım.. hakikati yanlış anladın. Sen aşka sahip olmaya çabaladın, oysaki O'nda kaybolmaktı aşk..
Tek'tin, Tek'ildin, Bir'din.. sonra bize erdin.. İçindeki kalabalığı O'na adadın. Adandınkça sebep aradın, sorgusuz sualsiz vermekti Aşk.. Ahh benim salik kızım.. hakikati yanlış anladın. Sebeplerdir seni ıssızlaştıran, ateşini söndüren.. alev alev yanarken kurudun kaldın.. Aşk üzerine yazılmış, kül karası bir satır oldun..

Zihnim bana yine oyun oynamıştı. Dervişe Hatun'u da o aşkla birlikte kaldırıp atmıştım kenara, unutmuştum. Aşk unutulur mu? Evet!. Geleceğin hesabını tutmaya başladığımda, aklımdan silip atmaya başlamışım meğer.. Unutmuşum o baş dönmelerini, beni derin derin nefes almaya iten o yakışları. İçimi tetikleyen o Sır'rı.
Hani ben artık Yol'dan çıkmıştım.. Hani doğaçlamalara çalıyordu hayatım.. Hani kıskıvrak yakalanmıştım, ruhumu vermiştim o taşkınlığa.. Hani?..

O taşkınlığın ruhunu ele geçirmesi nasıl lezzetliydi hatırlıyor musun? Aşk akıl dışıydı, sen aklın kurallarına uydun.. Bin gün cihanı ateşe verip, sizi tutuşturup, bir günde silip attın. Ahh benim salik kızım sen ne yaptın?

Geleceğimi kurgular olmuştum.. Hatırlıyorum.. Nerden tutsam tutturamıyordum. Bir zamanlar aşık olduğum o taşkınlık durulsun istedim. Bundan seneler sonrasının hesabını çıkardığımda kendimi bir yerde göremeyince korktum. Karışık zamanlardı.. Korktum!..

Geleceği geçmişi yoktur aşkın. Kocaman bir hiçlik yerleşir hayatına. Cebiri var mıdır ömrün.. Aklı var mıdır o zarif duygunun? Yanmalı, kaynamalı, buhar olup uçmalıydın. Olmalıydın kocaman bir hiç.. Ahh benim salik kızım.. Aşk ile mest olurken.. Sen ne yaptın?..

Pazartesi, Ekim 18

ıslak pazartesiler..


Düşlerim su alıyor diye yazmıştım dün gece.. Hayattan bir tıpa talep etmiştim.
Şimdi bak sen şu evrenin gücüne.. Başka malzemesi yok sanırım bu sıralar, benimle uğraşıyor. Sen koskoca kuantumu yönet, sonra gel minik kartondan evinde uyuyan ahu'yu hallet afedersin..
Üç saatlik uykumdan, yataktan sökülme ritüelimle uyandım. Banyoya doğru yürürken ayaklarım ıslanınca bir gariplik olduğunu sezmiştim aslında ama yüzümü yıkamadan uyanamayanlardanım.. Suyu takip edince mutfak lavabomun borusunun patladığını keşfettim. Ben uyurken, evim suyla dolmuştu.. Üstelik pazartesiydi, bir sürü iş demekti, acilen ofise gidip her halta yetişmek demekti.. Film donar, fiş çekilir, içten bir çığlıkla güne başlarsın..

Bütün bunların üstüne vanam da bozulmuş olmasaydı belki daha metanetli davranabilirdim.. Ama balkona çıkıp yandaki inşaatta çalışan adamlardan yardım istemek zorunda kaldım. Sağolsunlar gelip vanamı kapattılar ve tesisatçılarını çağırdılar. Tabiki tesisatçı süpermen gibi birşey değildi, gelmesi saatleri buldu. Bu arada ben bir bornozu ve iki havluyu çöp ettim.

Bir de hay bin telefon yahu.. Hiç mi halden anlamaz, işledi resmen.. Ben paçaları sıvamış, saçları bantlamış yerlerde sürünürken önce bir basın gezisinin üç günlük programının üstünden geçtim..Sonra netleşen detayları sevgili müşterimle paylaştım. Yeni revizeleri vardı, yok konuşmacının geliş gidiş tarihleri değişmiş yok acaba tura şöyle mi başlasaymışım, yok daha geç bir uçuş yok muymuş.. Acaba kanat takıp popoma ben uçurabilir miymişim grubu.. Yok annem olmuyor öyle, olsa ayıpsınız yani billahi yapardım, yeterki sorun çözülsün.. Öyleyim ben, sorun çözülsün ancak öyle yaşayabilenlerdenim.
Ben hala yerdeyim, fıtığım yerinden oynamış, hönküre hönküre yer silerken bu sefer dernekten aradılar. Sen git pazartesi sabahı yönetim kuruşu toplan ve ahu'yu ara.. Olacak iş değil. Dokuz tane gayet mühim şahışlar hoparlörden beni dinliyorlar. Benim içime cif kaçmış afedersiniz, dolapların içi su içinde yüzüyor ben operasyon brifi veriyorum.
Oteller arıyor peş peşe, yeni hafta ya hepsi opsiyon peşinde.. ben bir cinnetin kıyısında. Bildiğin yüzüyorum diyorum birisine.. Çok yoğunsun biliyorum ama diyor, yok yok suda yüzüyorum diyorum.. Acıyor halime iki saniye, sonra hemen devam ediyor, yüzüyorsun biliyorum ama grubun durumu nedir..
Tesisatçı amca idareten bir yama yapıyor boruya, bak ama değişmesi lazım bunun ihmal etme diyerek gidiyor, beni tekrar korkusuyla başbaşa bırakıyor. Hemen giyinip ofise koşuyorum. O telefon hiç durmuyor.. Sanırsın ben dünyayı kurtarıyorum, nasa'da çalışıyorum, çekirdeğe ineceğim, ben olmazsam çocuklar öksüz kalacak.. herkes ağlamaklı bir ses tonuyla hemen çok acil isteklerde bulunuyor.. İçime içime ağlıyorum, biraz da başım dönüyor.
Ofise gidince değişen birşey yok. İki saat içinde hazırlanması gereken bir teklif bekliyor beni. Detay yok, işte bir gün bir toplantı organizasyonu yapacağız Antalyada bize fiyatlarınızı gönderir misiniz ahu hanımcığım. Lan ne zaman, nerede, kaç kişi, ne toplantısı, kalacak mı bu adamlar, onlar adam mı, amacınız nedir sizin.. Hazırlıyorum yine de.. Bir istek daha ardından, bu haftasonu bir toplantı yemek organizasyonumuz var, siz yapıyorsunuz.. Benim niye haberim yok lan.. demiyorum tabi bunu, tabiki de yaparız diyorum.. Bu arada bu haftasonu dört farklı şehirde organizasyonum var, muntazam bir şekilde kaç eşit parçaya bölünebilme yeteneğim var henüz bilmiyorum. Neyseki iş arkadaşlarım ve ben sanki çoklu doğmuşuz gibi hareket etme yeteneğine sahip insanlarız. Mantık çerçevesi içinde muntazam dağılıyoruz, çok ta gülüyoruz.

Aklıma Musa geliyor. Beni üç senedir hiç aksatmadan sabahları köşede bekleyen Musa. Hayır öyle şahane bir tip te değilim. Bildiğim tombik, sırıtık suratlı bir kızım nihayetinde. Ama Musa için dünyanın en beklemeye değer insanıyım.. İşin yok Musa, ne tür bir manyaksın acaba sen diyorum.. Sonra olur mu lan herif beni Godot yaptı, bekliyor, kıyamammm diyorum.. İki hafta önce adımı öğrendi, düşün üç yıldır çabalar daha yeni adımı öğrendi. Nişanlıyım ben demiştim ona, yok canım o kadar da değil demişti bana. Her yerimden solo hayat akıyor, yemedi tabi Musa.. o derece yani.
Karar veriyorum, sabah diyeceğimki bak Musa böyle böyle, senin dükkan eve yakın, benim ofis deniz aşırı, hatta benim bavul sürekli hazırdır.. biz evlenelim, sen evle ilgilen, bak daha borular değişecek, evin boyası da geldi geçiyor, daha aldığım aynaları monte edemedim süslü süslü, billahi baş edemeyeceğim ben, sen uğraş.. Bir de kablo sorunum var benim, evin heryerinden kablolar geçiyor, ona da bir çözüm bul be Musa..
Musa'yla evleneceğiz. Bir çift çocuğumuz olacak.. Bizim mahalle mektebine yazdırırız çocukları, bütün gün parkta oynarlar. hem Musa'nın dükkan parkın dibinde, babalarının gözleri hep üstlerinde olur..
Ben kışları eve geç gelirim. Çoğu zaman şehir dışında olurum.. Musa kendisine çıtır bir metres tutar. Hatta ben yokken evi ona temizletir falan.. Çocuklarım, anne diye ona sarılırlar.. Ben kavga çıkartırım, kadın olsaydın da dursaydın evinde diye bağırır bana Musa.. iki tane de tokat yerleştirir.. Çocuklar ağlar..

Velhasıl kelam.. Bütün bu kabusu yaşamamak için taşınmaya karar verdim. Artık Anadolu yakalı olacağım. Kendime yepyeni bir binadan ev bulacağım. Dört bir yana haber saldım. Şöyle ofisime de yürüme mesafesinde sıcak bir yuva kurmaya niyetliyim, yine solo olaraktan. Tebdili mekanda ferahlık varmış a dostlar.
Kolilemeye beklerim canlarım..

Pazar, Ekim 17

gün.. bugün.



İtiraf ediyorum yağmurla aram pek iyi değil..
Yine itiraf ediyorum yağmur sonrası toprak kokusuna bayılıyorum. Meyyalim artıyor doğaya.. Kendimi parklara atıyorum.

Öylesine bir gündü bu gün yine.. Geç uyanılmış bir pazardı..
Yataktan çıkıp koltuğa uzandım. İki film birdendi yine..
Film zehirlenmesi yaşıyor olmalıyım.. Son filmin bitişine yakın uyuyakalmışım.. Xavier diye bir sevgilim varmış meğersem.. Şahane bir çocuktu. Esmer, kıvır kıvır saçları vardı. Yağmur yağıyordu ve sevgili Xavier anlam veremediğim bir şekilde beyaz bir atletle dolaşıyordu. Zehirlenme buydu, çocuk Fransız ama huyu Türk. Göle piknik yapmaya gitmişiz, göl dediğim de büyük bir havuz aslında, ortasında kulaklarından su fışkırtan heykeller var.. "Ne saçma değil mi Xavier" diyorum, gülüyor "olur mu Osmanlı mimarisinin en iyi eserlerinden bence" diyor.. Bence Xavier manyak, ama güldü mü dudakları martı gibi oluyor, seviyorum ben de.. Böyleyim ben.. Çirkin gülen adamı sevmem, ama kendisi çirkin gülüşü güzel adama oldum bittim bayılmışımdır. Her an bir süpriz yapıp, büyülü gülümsemeyle güzelleşirler ya.. neyse..

Çıktım dışarı.. Starbuckstan son zamanlarda takıntılı olduğum kahvemi alıp sahile indim. En güzel manzaralı banka yerleşip kitap okudum biraz. Bir an İzmir'e gittim geldim, sanırsın Alsancak iskelesindeyim.. Sonra baktım gayet Kadıköy iskelesinin yanındayım ve bizim çöpçü martıların çığlıkları bunlar.. Kendime döndüm..
Aklıma aniden gelmiş gibi kalktım ve saçlarımı kestirmeye gittim. Kuaföre "uçlarından azcık, ama cidden azcık lütfen" falan diye ağlama efektiye tarif verdim. İlk defa istediğim miktarda kesen bir kuaför buldum, onu sevdim.. Bunu kendisine de söyleyecektim ama ne gereği vardı, uzatmadan çıktım.
Eve dönerken parkta oturdum biraz.. Bu sefer okumadan kendimi İzmir'de sandım. Ömer Çavuş kahvesine nazırdım sanki.. En yakın arkadaşım Nurhayat'mış.. Bu kez bir çocuk sesiyle kendime döndüm. Bir paket sigara ve buzlu çay alarak eve döndüm.

Bir film daha izledim.. Ardından filmin müziklerini dinleyip biraz daha sindirdim.
İçimde boktan bir boşluk duygusu.. Müzik, film, kitaplar tıkamaya yetmiyor. Gittikçe su alıyor düşlerim. Artık bir tıpa istiyorum.



aptal aşıktım ben de bir zamanlar..


Kara kıştı.. Hayatımın en soğuk günleriydi. Bunalımların en iticisini yaşıyordum. Uyuyamıyordum, doktor bir kaç ilaç yazmıştı ama faydasızdı..
Ev arkadaşımla bir lokantada kendimize lüks yapmış akşam yemeği yiyorduk. Doktorun tavsiyelerinden biriydi, okula gittiğim zamanların dışında bir işe girip çalışmamı ve kendimi iyice yormamı önermişti. O gün bir gazetede çalışmaya başlamıştım. Sanırım onu kutluyorduk, yoksa öğrenciydik.. kolay kolay öyle pahallı lokantalara gitmezdik.
Karşı masada oturuyordu, yüzü bize dönüktü.. Aslında yüzü kız arkadaşına dönüktü ama biz bize dönük diye seviniyorduk. Ona bakmak insanı mutlu ediyordu. Çünkü nasıl desem.. hayvan gibi yakışıklıydı lan işte, anlayın yormayın beni tariflerle.. Ev arkadaşım heyecanla anlatıyordu, "ahu bak bu da gazeteci hani sana bahsettiğim çocuk bu işte.. belki çalışma ortamında karşılaşırsınız.. ayy ahu çook yakışıklı değil mi.. kızım benim şimdi hayatımda cücü olmasa ben kesin buna aşık olurdum..."
Sevgilimden ayrılmaya karar vermiştim.. "Olmuyor ama böyle, ben artık seni kardeşim gibi falan seviyorum" diye bir açıklamayla girmiştim konuya.. Kabul etmedi. "Çık bu gece arkadaşlarınla , gez dolaş, iç eğlen.. Bak geçecek hepsi, bizimki gibi uzun ilişkilerde olur böyle.. " diyerek beni kızlarla gece hayatına sürükledi. Allah benim bin belamı versinki çıktım o gece kızlarla dışarı. İşte benim hayatımın kırılma noktası!.. Bok vardı sıkılırsın, yabancılaşırsın, kardeşin gibi görürsün hayatının en kusursuz insanını.. Hayat bana hala o günün cezasını ödetiyor.

Kızlarla rock bardayız ve ben ağır rakı içiyorum. Barda tek rakı içen benim hatta.. Masamıza bir çocuk dadanmış, sürekli gelip tanışmak istiyor. Bir yandan ağlayıp bir yandan bin küfürle bunu kovuyorum. Tuvalete gidiyorum peşimden geliyor lavuk.. Bardağı kırıp poposuna geçireceğim falan, o derece sinirliyim. Sonra bu geliyor.. (Az önce telefonda konuştuk çakma koraysın sen dedim, kargonun korayının tıpkısının aynısı hatta daha yakışıklısı.. ama içim el vermedi.. mmm diyeceğim, baktın mı "mmm" dedirtecek bir tipti kendisi zira.). Arkadaş çok alkollü, kusura bakmayın, bir terbiyesizliği olduysa özür dilerim dedi Mmm. İnsan ona kızamıyor. Öyle bir suratı var işte, daha o an anlamıştım ne yaparsa yapsın ona asla kızamayacağımı..
Sabah eve döndüğümde artık bitmiştik. İkna etmeye çalışmadı bu sefer beni, konuşmadan gitti dersine sevgili.. Ondan sonra da hiç doğru düzgün konuşamadık zaten. Artık hayatımın bir kırılma noktası vardı, Mmm hayatımın uzun süre öznesi olacaktı.

Bir gün yine aynı bardayız kızlarla.. Mmm geldi, selam verip geçti. Aslında kaçacaktı ama arkadaşları tuttu bunu, kaldı. Yeni ayrıldığım sevgili de barda, başka masada. Bu bir ara yanıma gelip telefonumu istiyor. Öyle bir zamanlama hatası yapıyorki.. Mmm o sırada tam yanımızda nedense.. Telefonu veriyorum, bir kızı arayacak, bana aşkın misillemesini yapacaktı, hem de benim telefonumla. Hoş benim umrumda değil, aman arasın bulsun bir kız da hafif geçsin niyetindeyim. O telefonla konuşurken Mmm gelip yanıma oturuyor "yanlış mı anladım yoksa senden bir kızı aramak için telefonunu mu istedi diyor".. Film burada kopuyor. Mmm bunun çok adice bir hareket olduğunu düşünüp, alkolün de verdiği etkiyle deliye dönüyor. Bıraksam dövecek benim eski sevgiliyi.. Eski sevgili de suçsuz aslında, ya da suçlu da benim o sırada aklımda sadece Mmm olduğundan benim umrumda değil yani.. Ama başka yolu yok ya ordan Mmm'ı çıkartacağım ya da bunlar birbirlerine girecekler. Çıkıyoruz.. Elimden tutuyor koşmaya başlıyoruz. Bir amacımız yok, neden koştuk hala bilmem. Ama hayatımın en güzel koşusuydu. Sokakalarda deli gibi koşuyoruz biz bununla.. Merdivenlerden atlıyoruz, ara yollara giriyoruz, bazen belimden tutup beni çekiyor. Ben aşık oluyorum..
Evinin anahtarını verdi bana, köşeyi dön, ordaki pembe ev, hemen gir içeri, ben birşeyler yapıp geleceğim dedi. Ulan ne yapacak, ben ne yapacağım onun evinde.. Arkasına bakmadan koştu gitti.. Köşeyi döndüm bütün evler pembe.. Gecenin bir vakti, insanların camlarından bakıyorum, içerde birisi var mı, hangi ev doğru falan diye.. Yanında matbaa olan, pembe bir ev gördüm sonra, hani gazeteci ya ordan saçma bir bağlantı kurup eve girdim. Doğruymuş, onun eviymiş. Salonun duvarında eşşek gibi o akşam yemek yediği kızın resmi.. Ne işim var benim burda, gelsin ben giderim diye düşünüyorum. Geldi, elinde nerdeyse bir bar açmaya yetecek kadar içkiyle.. Mümkün değil, bu gece evine gidemezsin.. o çocuk kesin arıza çıkartır sana birşeyler yapar dedi. O çocuk dediği üç yıllık sevgilimdi, midem bulanmıştı o çocuk lafından. Kendimden bile iyi tanıyordum sevgiliyi, bana hayatta ufacık kötü birşey yapamayacak kadar severdi beni. Ama kaldım yine de.. Bana babaannesini geceliğini verdi. Öyle böyle bir gecelik değil, hayatımda hiç o kadar seksi bir gecelik giymişliğim yoktur benim. Açık saçık birşey değil ama tarzı öyle, kumaşı, üstünde süzülüşü.. Birkaç yıl önce ölmüş babaannesi, hala bence bu evde falan diyor.. onun odasında kalacaksın diyor.. Bir yandan da ödüm kopuyor. Mmm manyak çıkmıştı, ama nedense ondan değil de babaannesinden korkuyordum. Kapıyı kilitle ve asla o odadan çıkma diye uyardı beni. İçeride öyle salak gibi dünyanın en seksi geceliğiyle uyudum kaldım.. Sabah gümbür gümbür yıkılan kapıyla uyandım. Sevgilisi gelmiş, avaz avaz kim o kız diye bağırıyor, Mmm kızı evden çıkarmaya çalışıyor.. Kız bütün evi yıktı nerdeyse.. Ulan açsam kapıyı, o geceliği görse hayatta inanmaz aramızda bir halt olmadığına.. Üstümü değiştireyim desem, kız deli kıracak kapıyı, beni çıplak falan görse o da başka bir olay.. İşte ne yapacağımı bilemediğim en büyük an.. Yatağa girip yorganı üstüme çektim ve geçmesini bekledim..
Mmm o gün sevgilisinden ayrıldı. Kızın resmini duvardan söküp attı. Geldi yanıma, ben ağlıyorum "yaa nolacak şimdi böyle, kız seni terk mi etti yani benim yüzümden, ben eve de gitmedim dün gece şimdi herkes yanlış anlayıp benden nefret edecek" diye.. Tuttu elimi, bundan sonra kimseden sana zarar gelmeyecek, söz veriyorum sana.. başta ben olmak üzere kimse senin kılına zarar veremeyecek dedi.. O kadar inandım ve güçlü hissettim ki o an kendimi.. hala o güçle idame ettiririm hayatımı.
İki kış geçirdik birlikte. Anlatmaya kalksam ansiklopedilere sığmayacak iki kış. Birlikte yaşadık, hep birlikteydik.. Ama sevgili değildik. Birlikte yer, içer, dans eder, şarkı söyler, film seyreder ve uyurduk. Ama sadece uyurduk, hani öyle şehvetli şeyler yoktu aramızda. Sadece ben ona aşıktım o da beni severdi, birbirmize ihtiyacımız vardı falan gibi hikayeler.. Herkes bizi sevgili sanırdı, kimseye de bir açıklama yapmazdık.. Ne yaşadığımızı biz de bilmezdik, arkadaş olmadığımız kadar sevgili de değildik işte.
Mesela, doğumgünümde bana bir şiir yazıp hediye etmişti, ben ölmüştüm.. Aşk şiiriydi üstelik, ama sanırım bana yazılmamıştı işte sadece hediye edilmişti gibi..
Dünyanın en zor insanıydı. Kesinlikle ayık dolaşmazdı ve her günümüz ayrı bir maceraydı. Uyku haplarını falan atmıştım. Yanında deliksiz uyuyordum. Sabahları elimde bir gülle uyanıyordum bazen.. Mum ışığında oturur sarılırdık, o dayanmak için sarılırdı, bense aşkla sokulurdum.. Anlardı aslında, deliler gibi gülerdi halimize.. "Hayır, ben seni asla kaybetmeyeceğim, hayatımda hep ol istiyorum, seninle sevgili olmayacağız, ama seninle herşey olacağız" derdi.. Küçüktüm, salaktım, inanırdım, daha çok aşık olurdum.
Bir sabah beni erkenden uyandırmıştı. Ağzında gülle karşımda duruyordu. Öptü yanaklarımdan, hadi kahvaltıyı hazırla ben de ekmek alıp geleyim dedi, uzun uzun sarıldı gitti. Ben kahvaltı sofrasında tam iki gün bekledim. Öyleydi o, hani şu hiçbir sözüne güven olmayacak tiplerdendi..Serserinin, beş para etmez herifin tekiydi, ama ruhumu tıka basa doyururyordu ve çok yakışıklıydı, bütün artistlerden daha yakışıklı..
Birlikte ilk dövmelerimizi yaptırmıştık. Kedisinin doğum yaptığı gündü. Ben kedi dövmesi yaptırmıştım, o deniz atı. Sonra kedilerini bana bırakıp gitti. Birkaç ay annesinin aynında olacaktı. Benim de ailemin yanına dönmem gerekti mağlum yaz gelmişti, oku tatildi. Bunun bir arkadaşına kedilere bakması için para ve anahtar verip gittim. Bu arkadaş ta parayı alıp kız arkadaşıyla sahil tarafına basıp gitmiş. Hayatımın en büyük kabusu. Kedilerin hepsi açlıktan çığlık çığlığa evde ölmüşler. Üstünden yıllar geçse de hala uykularuımı kaçıran bu hadiseyi Mmm'a nasıl açıklayabileceğim de ayrı bir dertti. Eve dönmüştüm, şehre dönmüştü.. Deliler gibi içmiş kapıma dayanmıştı. Kedilerin katili olarak beni gözüne kestirmişti. Ben yerlere yatmış ağlıyordum, o bana deliler gibi saldırıyordu. Hiç bir şey anlatamıyordum.. Gözü dönmüştü, beni dinlemiyordu.. "O kedilerin hesabını vereceksin, seni öldürmemem için bir mucize olması lazım" diyerek kapıyı açtı gidiyordu.. Kapıda bir kedi vardı. işte benim mucizem.. O gün o beni ya da ben kendimi öldürmediysem sebebi kapıda duran kedidir. Ne olduğunu anlamadan bize saftirik saftirik bakan sarı tüylü bir sokak kedisi..
O gün barıştık.. ama asla eskisi gibi olamadık. aramızda ölü beş tane kedi vardı ve o hala beni suçluyordu. Yine annesinin yanına gitme vakti gelmişti.. Gitmişti, beni bir kez bile aramamıştı. Hayatın en kötü günleriydi. Tatile çıkıyordum aklım hep onda, otel odasından çıkamıyordum. Sürekli ağlama hali, alkolsüz gün geçirememe sendromları.. Onu deliler gibi geri istiyordum.. Arkadaş olarak ya da her neyse o olarak değil.. Artık hayatımın merkezi olarak istiyordum. Babam beni kesin kesecekti, annem düşüp bayılacaktı onu tanıyınca.. Ama olsundu, ben ona aşıktım ve onsuz dünyanın en çekilmez, en berbat insanıydım. O bildiğin alkolik, serseri, asla çalışmayan, asla güvenilmez birisiydi.. Ama hiç önemi yoktu.. Aramadı..
Aylar sonra geldi. Benim artık kaskatı kesildiğim bir dönemde.. Ruhum da yoktu, kalbim de.. Hepsini, ideal bir adama kilitlemiştim. Mmm'ı kendimi kese kese hayatımdan çıkartıp atmıştım. Psikiyatristler, uykusuzluk nöbetleri, haplar, alkol.. Geldiğinde bambaşka birisini buldu karşısında.. Ayakta duramayacak kadar sarhoştu. Cebinden bir altın kolye çıkartıp boynuma taktı, seninle evleneceğiz dedi. İşte ilk kez o gün öptü beni. Onu öpmek nasıl birşeydir diye hayal ettiğim iki yılın sonunda.. bir şişe viski içmek gibi birşeymiş onu öğrendim. Sonra itip, bağıra çağıra çıkardım onu evden.. Son görüşümdü..

Yıllar sonra o şehre tekrar gittiğimde yine aynı bara uğradım. Haberini aldım. Askerden kaçtığı için hapse girmişti ama sonrasını bilmiyoruz dediler. Gece 3'te evine gittim. O yoktu, yandaki matbaaya girdim sordum, onlar da bilmiyorlardı. Pembe evin önüne çöküp sabaha kadar ağladım.. Sanırım ilk kez o gün dua ettim, yaşıyor olması için, iyi olması için, bir yerlerde tam o an gülümsemesi için..

Yine yıllar geçti.. Facebook teranesi çıktı. Aklıma ona bakmak geldi ve buldum. Yıllar öncesinin o pembe evinde bir fotografı vardı, gülümsüyordu. Dayanamadım yazdım.. Hemen cevap geleceğini aklıma bile getirmeden. Beş yıllık askerliğinin bitmesine bir ayı kalmış, aradı konuştuk.. Geleceği hiç aklıma gelmeden..
Askerden bana döndü. Önce annesine uğradı sonra çantasıyla bana geldi. İdeal sevgilimden ayrılalı birkaç olmuştu. Altı yıl boyunca onunla mıydın diye şaşırdı önce sonra çok ta üstüne düşmedi.
Hayat bizi yine bir araya getirmişti.. Kaldığımız yerden değil, bu sefer hadi ama kandırmayalım birbirimizi biz sevgiliyiz diyerek başlamıştık hadiseye.. Bu dünyanın en mutlu insanı bendim. Hergün birlikteydik yine.. Yemekler yapıyorduk, sabahlara kadar konuşuyor, oyun oynuyor, uzun uzun öpüşüyor, şarap içiyorsuk.. Romantiktik, aşıktık.. Bir sürü sorunumuz vardı ama yine de kurtarıyorduk her günü, iyiydik..
Geleceğimize dair daha ciddi kararlar almaya başlamıştık. Bir gün, bir arkadaş ziyaretine gitmeden önce bana evlenelim demişti, hemen pazartesi günü evlenelim demişti.. Pazartesi evlenmedik, ama öyleydik işte, her an herşey olabilirdik.. Mmm şehrine geri dönüp hukuksal sorunlarını halledecek, gazeteye tekrar başlayıp yeni bir hayat kuracaktı ve evlenecektik.. Hala çok yakışıklıydı, bütün arkadaşlarım gönderme bu çocuğu yerler billahi onu orda diye uyarıyorlardı beni.. Ben gülüp geçiyordum, bizim kocaman tarihimizi kim ele geçirebilir saçmalayın diyerek deli cesaretiyle gönderdim onu.
Doğumgününde televizyon almıştım misal, sonra yatak odamızda kullanırız diyordum.. Hani yatak odasına televizyon sokmam diyen hatunlardan değildim, yatarak film izlemeyi çok seviyorduk ikimizde.. Hem artık yavaş yavaş evin eşyalarını da alırız böylelikle diye düşünüyordum. Mutfak robotları, tabak, tencere zulalamaya başlamıştım.. Kadınsı iç güdülerim beni ele geçirmişti. Ben de o şehre yerleşeceğim, acaba öğretmenlik mi yapsam orada falan diye düşünürken o kıvırmaya başlamıştı bile.. "yok sen istanbulda yaşamaya devam edersin, çocuğumuzu annene bırakırız o ikimizin de orta noktası, haftanın bazı günleri orada buluşuruz, haftasonları da birlikte oluruz".. falan gibi salakça planlar yapıyordu. Fenası ben bütün bunları yiyordum..

Bayram tatiliydi.. Ağır içtiği için, uyanıp gelememişti İstanbula.. Ben gittim onun yanına. Evin heryerinden kadın eşyaları çıkıyordu.. Bozuntuya vermiyordum ki fena halde bozuktum. Ama yine de ne dese inanıyordum.. "bu parfüm çok güzel kokuyor, ahuşum bak ama kadın kokusu ne güzel değil mi, bizim çozuklardan birnin kız arkadaşının.. aaa terlikler de onun.. resimleri de bilmem kimin kız arkadaşı çizdi.. a bak bu küpe de o kızın işte, tüylü tüylü, ne güzel di mi ben duvarda dekor olarak kullanıyorum.." Hepsine inandım... Aklımın ucundan geçmiyordu beni aldatacağı, tamam yakışıklıydı, çok talep görürdü, ama onun umrunda olmazdı.. Bizim hayatımız, yaşadıklarımız, paylaştıklarımız.. Anlatsam ansiklopediye sığmaz.. Ben onun en boktan zamanınlarının yükünü sırtlanmıştım.. Yılların aşkı ve sadakati vardı.. Biz birlikte büyümüşüz.. herşeyden öte en iyi dostuydum onun. Bana yapmazdı.. Ama yaptı!.
Telefon çaldı, açtım.. Ömrüm boyunca unutmayacağım o ses, dünyanın en orospu tonuyla "sevgilim seni çok özledim ama ben" diyordu..Yanlış aradınız sanırım bu Mmm'ın telefonu dedim, sen de kimsin dedi bana kevaşe.. Sen de kimsin.. sahi ben de kimdim.. Gerisini pek hatırlamıyorum. Ama az önce teyit ettim güzel vurmuşum Mmm'a.. Evdeki her kadın ayrıntısını camdan attığımı hatırlıyorum.. O içeri girdiğinde ona deliler gibi saldırdığımı..
Sonra aklımın bir kısımı kayıp olarak yaşadım. Aklımın almadıklarını kesip attım. Yarı deli bir hayat sürdüm. Hala biraz aptalsam ve bu kadar güvensizsem hayata, hedefim Mmm'dır.. Kısmen iyileştirdiğim, ama her yağmurda sızlayan yaramdır..

Yine yıllar geçti.. Aylar sonra hastaneye yatmadan önce aramıştı beni.. O zamandan beri konuşuruz. İlk zamanlar sürekli kedisine küfür ederdi.. şimdi kız arkadaşlarını anlatıyor. Sanırım hiç yaşamayı beceremediğimiz arkadaşlığı yaşıyoruz şimdi. Bana yıllar yıllar önce dediği gibi ne olursa olsun beni kaybetmeyeceği bir yerde işte benim için ve ben de onu gerçekten seven ve hıyarlığı yüzünden kaçırdığı en doğru insanım..
Nerde bilmiyorum ama hep buralarda bir yerlerde işte ve hala hayvan gibi yakışıklı. ve ben içip içip dünyaya sövmek istediğim anlarda hep onu arayıp kendisine söverim. Henüz diyetini ödemediğini düşündüğünden her halime katlanıyor..

Sahi evlenseydik çocuğumuza annem mi bakacaktı.. ne saçma fikirlerin vardı lan senin Mmm!..

Pazartesi, Ekim 11

büyüdük mü?


Çocuktuk diye mi, yaşadığımız şehir sürekli Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgasının etkisinde kaldığı için diye mi yoksa üç oda bir salona iki soba az geldiğinden miydi bilmem, ama daha soğuk geçerdi kışlar. Hani bin yılın en soğuk kışı diyorlar ya bu mevsime, nisan ayında kar yağardı bizim ilçeye ve alabildiğine bozkırdı sokak araları..

Şimdi işten eve gelip, bütün enerjimizi kaybetmiş bir halde, televizyonda, sanal platformlarda ruh arıyoruz ya.. Eve kendimizi zor taşıyoruz ve bir akşam kahve içmek için arkadaşlarımızla dışarı çıktığımızda bütün haftamızın düzeni taa kökünden sarsılıyor ya.. Eli kolu dolu gelirdi her akşam babam eve.. Kasaba uğrar, ordan manava, ordan bakkala.. Aldıklarını anneme teslim edip kömürlüğe inerdi. Her zaman ben de yapışırdım paçasına, "baba nooolur ben de geleyim" diye yalvararak.. Çok sık hastalandığım için genelde sobaya en yakın köşe hep bana ayrılırdı, ağzıma burnuma kaçan tüylü tüylü hırkalar ve uzun yünlü çoraplarla yaşardım, hani şu kırmızı ya da lacivert sevimsiz olanlardan..
Kömür taşımak büyük işti, iki teneke kutunun içi dolduğunda yerinden oynatabilmem mümkün değilken babam birer kilo mandalina taşıyormuş gibi kolayca yapabilirdi bu işi. Bir de benim elimi tutardı, merdivenlerden çıkarken ışık kesilirse korkmayım diye.. "Neden senin elin bu kadar sıcak, sen erkeksin diye mi" derdim, "saftirik dişlek kızım benim, evet erkeğim diye" derdi. Dişlek dişlek gülerdim.. Beşinci kata gelene kadar tam üç kez kesilirdi apartmanın ışıkları, annem evin kapısını açık tutardı, bize ışık sızsın diye..
O zamanlar da sevmezdim öyle sofra kurmayı kaldırmayı.. Ben babamla haberleri seyrederdim, zaten evin en küçüğü olma kontenjanımdan yırtardım hep bu gibi işlerden. Annem ne zaman elime iki tabak tutuşturmaya kalksa "olmaz yarın öğretmen soracak mecliste neler oldu diye" kıvırır biraz da numaradan öksürüp kendimi acındırarak babamın yanına yerleşirdim.
Hiç değişmezdi, hava sıcaksa muhakkak yemekten sonra çaybahçesine giderdik annemlerle. Soğuk havalarda ise ya Nihat Amcalara giderdik, ya Yaşar Amcalara ya da Hüseyin Amcalara.. Adettendi, kimse evinde içmezdi çayını. Ben en çok Hüseyin Amcalar'a gitmeyi severdim, onun bilgisayarı vardı ve joystickle oynanan oyunları. Bir oda dolusu kitabı vardı Hüseyin Amca'nın, kendi yazdığı kitapları da vardı. O zamanların en fiyakalı fotoğraf makinası da ondaydı. Ablamlar gelmezdi, onlar büyüktü, mühim işleri vardı hep. Bense annemle babamın bir uzantısı gibi yaşardım ve hemen her gece misafir koltuklarında uyuyakalırdım.
Yürüyerek dönerdik eve.. Her yere yürürdük, kimsenin kilo problemi yoktu. Üşümezdim de öyle, annemin ördüğü hırka içimi ısıtırdı, babamın sıcacık elleri yüzüme kadar yakardı. Uyku sersemi güle güle yürürdüm aralarında.. Hep buz tutmuş olurdu yerler. Babam önce kendi kayar düşerdi, sonra annemi elinden kolundan çekiştirip düşürürdü.. Ben gülmekten yerlere düşerdim, "ağzını kapa dişlerin donacak" derdi babam, bir yandan ağzımı kapatıp bir yandan çişimi tuta tuta gülmeye devam ederdim.
Nasıl uzun ve değerliyse günler, eve dönüp film izlemeye bile vaktimiz olurdu. Ablamlar genelde odalarına çekilmiş olurdu, ertesi günkü önemli işlerini planlarlardı. Bense her zamanki gibi başım annemin göbeğinde, ayaklarım babamın kucağında, uykuya göz yumardım. Beni yatağıma taşırdı babam, ben her zamanki kararlılığımla "yok, yok ben bu gece sizinle uyayacağım" derdim. Bunu demişsem dönüşü yoktu, herkes bilirdi. Bir yolunu bulup, gerekirse ateşimi çıkartıp yine de aralarında uyurdum. Babam her zaman aynı uyarıları yapardı "bak sen dişleksin ya, sakın ağzın açık uyuma, salyan falan akar üstüme".. "bak Ahu, ağzın açık uyursan gece ağzına böcekler gelir".. "tuvalete gitmiş miydin sen, bak bu gece de altına işersen billahi almam bir daha seni bu yatağa, banyonun ışığı açık, uyandır anneni götürsün seni"..  "Nuran ya bak bu kız kıkır kıkır gülüyor, kesin yine çişini yapacak".. "öff bir gece de şöyle yayıla yayıla uyusam yaa, gidin annenle senin yatağında uyuyun".. "gülme kız saftirik, uyu artık".. O zamanlardan kalma alışkanlıktır bende, sadece iki gözüm ve burnum açık olacak şekilde örtünerek uyururum her gece.. Ama asla uyurken altıma kaçırmam, kendi yatağımın temizliğinden sorumlu olmaya başladığımdan bu yana..

Annem eskiden bir yayınevinde çalışırmış, o günlerden kalma bir daktilomuz vardı evde. Ben henüz okumayı sökmemiştim. Bütün dünya klasiklerini dizerdim önüme, baka baka yazardım. Hemen hepsini kağıda çekmişliğim vardır. Sokakta oyun oynayan bir çocuk değildim ben. Kitaplar ve "N" harfi basmayan daktiloydu benim oyuncaklarım. Biraz daha büyüyüp okumaya başladığımda hemen ilçe kütüphanesine üye yapmıştı annem beni. Öğlen okuldan beni karşılar, hemen kütüphaneye bırakırdı. Ben kitap okurken o alışverişini yapar, sonra gelir beni alır Şule Teyzelere ya da Hayriye Teyzelere giderdik. Şimdiki çocuklar gibi etüd saatlerimiz, aktivite günlerimiz yoktu. Beş saatte okul biter, komşu teyzelerin evinde, arkadaşlarımızla çocuk odasından salondaki konuşmaları kıkır kıkır dinler, hayat dersimizi alırdık.
Şimdiki gibi Hanna Montanalarımız, Bratzlerimiz yoktu. Fatoş bebeklerimiz ve elmas kıymetindeki ilk çıkan Barbielerimiz vardı. Perdelerden, masa örtülerinden annelerimize çaktırmadan kestiğimiz kumaş parçalarıyla ellerimizi kanata kanata uyduruk elbiseler dikerdik onlara, ojelerle makyaj yapardık. İki günde çatlak Madonna olurdu bütün bebeklerimiz. En büyük oyunumuz ise, don lastiğinde oynadığımız "emma essessa essa essa teresa"ydı. Bir de renkli hamurlarımız vardı.. Suyla unu birleştirirsin, üstüne de boya kalemlerinin uçlarını kırparsın.. Bilimle de ilgilenirdik, hepimizin penceresinin önünde pamukta yetişen fasulye filizleri olurdu.

Bu dünyanın en güzel günleriydi.. Babamızın da evde olduğu haftasonları. Sabahları sucuklu yumurta kokardı ev.. Beni bakkala yollarlardı, kendime kolalı jelibon da alırdım. Annem taraklı tokalarını takardı, vatkalı bluzunu giyerdi, elmacık kemiklerine kırmızı allık sürerdi. Ben babamın göbeğini yumruklardım "bu kız yine sülük gibi yapıştı bana Nuran".. "kız sen yüzünü yıkadın mı uyanınca".. "bak şeytanlar işer yüzüne".. "kapa ağzını kızım".. "yeter kız gülme, katılacaksın".. "Nuran ne çok gülüyor bu kız yahu, bu neden böyle oldu".. Sonra öperdim babamı, "bak sakın ıslak ıslak öpme kızım tamam mı".. "ya şımarık Ahu, ya Nuran peçete getir, yine tükürüklü öptü".. Cidden bu dünyanın en güzel günleriydi..

*********************************************************************
Canım Sibel'imin "Deniz kızı" olacakmış.. Aramıza bir lahana bebek daha katılıyor diye, en yakından tanıdığım küçük kızın hayatından kısa bir kesit karaladım.. Adil ve Sibel'in çekirdek ailesine ithafen.. ;)

Cumartesi, Ekim 2

yağmura bak..




Geldi..
Bu kez daha önceki gelişilerinden farklıydı. Gelip gitmedi, kaldı..
Hep böyle oluyordu.. Geliyordu, yağmalayıp kırıyor döküyor ve gidiyordu. Ardından aylarca toparlanmaya, herşeyi yeniden tamir etmeye çalışıyordum. Unutmaya başlıyordum, alışmaya.. sonra neşemi yeniden kazanıyordum. Eğlenmeye başlıyordum, insanlarla görüşmeye.. Tam birsinin elini tutmaya cesaret edecekken, gözlerimi karartmışken sevdaya o yeniden geliyordu.
Ay doğarken kapımı çalardı. Sarılmadan, öyle uzaktan öperdi beni iki yanağımdan. Hiçbirşey olmamış gibi "nasılsın" derdi. İyi olduğumu onaylayınca içeri girerdi. Ben loş ışıkta otururdum, o aydınlığı severdi. Ben müzik dinlerdim, o televizyonu tercih ederdi. Öyle yapardı, odaya girer girmez ışığı açar, koltuğa yayılıp televizyonu çalıştırır kanalları gezmeye başlardı.
Hiçbirşey olmamış gibi, sanki o büyük kavgayı yaşayan biz değilmişiz gibi, bundan önceki her gelişinde aynı sakinlikle başlayıp dünyayı başıma geçirerek giden kendisi değilmiş gibi.. Sakin sakin işinden bahsetmeye başladı, şunu yapmış, buraya gitmiş, bilmem kimle tanışmış, gerilmiş, kazanmış, harcamış.. Sonra bana sordu "ee sen neler yapıyorsun, anlat".. Birşeyi anlat dediklerinde, tıkanırım ben.. Onca iş yapmışımdır, onca şey yaşamışımdır da "ee, anlat" dendiğinde basitleşir herşey anlatamam, "hiiç.. ne yapayım, aynı işte" dedim.
Kanalları değiştiriyordu, yüzüme bakmadan yine sordu "ee gitmedin mi bir yerlere, işin falan yok mu" dedi. Sanki işim bir yerlere gitmekti sadece.. Herkes böyle derdi, "gitmiyor musun bu aralar bir yerlere".. Sanki turist gibi dolaşıp para alıyorum üstüne, bu kadar basitti herşey sanki.. Uykusuz gecelerin, patlayan ayakların, şişen gözlerin, yorgun beynin hiç kimsede hatırı yoktu.
Anlatayım dedim biraz, yüzüme bakmıyordu, salak bir diziye takılmıştı, ona gülüyordu. Benim anlattıklarım gülünç değildi, hoşuna gitmiyordu beni dinlemek. Zaten daha başında kesip, "içecek birşeyler getirsene" dedi. Bu kadar önemsizdim yani.. Elimde iki bardakla odaya girdiğimde beni yanına çekti "gel, yanıma otur" dedi. Lütfetmişti, yanında oturabilirdim, kendi evimde oturacağım yeri belirleme hakkı vardı. Oturdum ve onu seçtiği o uyduruk diziyi seyrettik birlikte.. Bütün eve kokusu sinmişti, benden tek bir iz bile yoktu.. Masamda benim dosyalarım duruyordu, üstüne kendi çantasını koymuştu. Yan koltukta hırkam vardı, üstüne kendi ceketini atmıştı.. Ayakkabılarımın üstünde onun ayakkabıları vardı. Bardağımı kenara kaydırmış, sigaramı yakmış, çakmağımı fırlatıp atmıştı. Herşeyin sahibiydi, her yerde o vardı yine. Eskiden uzun uzun bakıp, okşayarak sevdiğim, içime çektiğim her ayrıntısı bana batmıştı. Anlaşılan bu kez yıkamayacaktı beni, artık fazlalıktı hayatımda..

Bu kez farklıydı.. Hiç kavga etmedik. Abuk sabuk bir film izledik, birlikte güldük.. Evet, ben de güldüm.. Ertesi gün yine geldi.. Bu iyilik hayra alamet değildi. Saçlarımı değiştirmiştim, elbiselerim yeniydi, yüzüm güzelleşmişti, tırnaklarım uzamıştı.. İki gün boyunca hiçbirisini farketmedi. Yorgun olduğunu hissettim..
Neden bana geldiğini anladım. Çünkü ben iyiydim, çünkü ben sesimi çıkarmadan onu sabahlara kadar dinler, yapmak istediği herşeye izin verir, keyfine hizmet ederdim.. Onu anlardım, ona kızmazdım, ona sevgimi sonuna kadar verirdim. Beni üzse bile, beni hırpalasa bile ben yine onunla iyileşirdim.. Egolarına iyi geliyordum.. Bana hep gelecekti ve her gelişinde kendinden bir iz bırakacaktı. Sakindim, sakince bakıp görebiliyordum olacakları. Aslında olmak istediği yer burası değildi, olmak istediği yer ona iyi gelmiyordu ve o yüzden burdaydı.. Birazdan, neden olmak istediği yere benzemiyor burası diye kıyametler kopartacaktı, görebiliyordum.. Sakince bekliyordum.. Yağmur başlamıştı..

O yokken, çok uzun zamandır, kendime yeni bir hayat kurmuştum. Her seferinde delik deşik ettiği için farkında olmadan çok sağlamlaştırdığım bir hayat olmuş meğer.. Hayatımın yeni öğelerinin bazı sorunları vardı, onlara yardımcı olmaya çalışıyordum. Farketti.. Sorular sormaya başladı, cevaplarımı dinlemeden kendi cevaplarını yapıştırdı.. Çok sinirliydi, hiç bir nedeni yoktu ve o her zamanki gibi çok sinirliydi. Açıklayacağım birşey yoktu, bağırarak gidişini seyrediyordum. Oturduğum yerden hiç kımıldamadan ve yanıt vermeden "senden nefret ediyorum" deyip çekip gitmesini izledim. Oturduğum yerden hiç kımıldamadan üstüne bir sigara yaktım. Hayatımın yeni öğeleriyle ilgilenmeye devam ettim.

Yatmadan önce camları açtım, odadan kokusunun çıkmasını bekledim.. Yağmur yağıyordu hala.. Bir sigara daha yaktım. Üstünden çıkardıkları üstümden çıkardığım kıyafetlerin üstüne serilmişti. Önce atmayı düşündüm, sonra nasıl olsa yine gelecek dedim, katlayıp kaldırdım.

Yine gelecek.. Beklemeyeceğim ama gelecek. Son kez deneyecek beni yeniden sevebilir mi diye.. Bana yeniden aşık olma isteğiyle gelip, olamadığı için benden sonsuza dek nefret ederek gidecek.
O zaman çantasına arta kalanları da koyacağım..

Cuma, Eylül 24

bu onun masalı




İçim uçuyordu..
İçim eteklerimden taşıp, bacaklarımdan süzülüp, ayaklarımdan taşıyordu.. Çıplak ayaktım.. Sesim de çıplaktı, ruhum da.. Sana soyunmuştum.
Yanındaydım, bir insanın yanında durmak nasıl birşeydi onu hatırlamaya çalışıyordum. Gerinde, önünde, uzağında değil, tam yanındaydım ve içim uçuyordu. Sen, içimi toplamaya çalışmıyordun, öylece durmuş ne olacağını heyecanla bekliyordun. Açıklanamayan mutluluklar albümünde bir kareydik. Ben renklerimi sana bulaştırıyordum, sen kızıla çalıyordun..
İkimizin de dudakları aynı çizgiye aralanmıştı. Aynı sesi mırıldanıyorduk. Ağzımınzdan, öyle iç çekmesi gibi değil, iç çekilmesi gibi değiyorduk birbirimize.. ve "en uygun an" denilen safsatayı beklemeyip, sabırsızca, "doğru zaman"ı yaratıyorduk birlikte.

"Her zamanki" gibi değil, "hiç olmamış" gibi başlıyordu hikaye, adettendir.
Henüz ömür biçemiyorduk birbirimize.. Biz susuyorduk, aşk konuşuyordu. Aşkın ağzı açıldı mı, yorulmadan konuşuyordu. Hemen bir çırpıda herşeyi dökmek istiyordu. Eteklerimden dökülüyordu, iyilerim ve kötülerim.. Rengime karışıp gidiyordu senin geçmişin. Aşk hala anlatıyordu.. Elimizle, aşkın ağzını kapatmaya cesaret edemedik, ısırırdı, acınmak istemedik.Soluksuz dinledik, susup birbirimize bulanarak..
Yavaş yavaş ya da kurgulanmış yaklaşmalarla değil, aniden öptü beni. Ne olduğunu anlamadan, boyalarımın arasından sızarak öptü. Öperken ruhuma haykırıyordu sanki, boğazıma kadar titredim, soluğumu unuttum ve bir daha konuşamadım..

Hayatı bana değiyordu artık ve bir masal seçmenin vakti gelmişti..
İçine yerleşebileceğimiz, içimi taşıyabileceğim bir masal.. Her zamanki gibi değil, bize bir nefeslik yer açacak bir masal.. Işıklı, renk renk topların havada döndüğü yepyeni bir yerde geçen.




                    

Pazar, Eylül 12

OHAAA 12 DEV ADAM!..



Aldım bir şişe şarabımı hop oturup hop zıplayarak seyrettim bizim uçan türkleri..
Allaaam yaa ne maçtı öyle.. Pencereler açık, bütün mahallenin küfürleri birbirine karıştı billahi. AŞtım kendimi küfür konusunda.. Dakikada yirmişer kez hasstirrrr çekmişimdir yemin ederim. Salon çizgisi falan kalmadı, ama bugün herşey mübahtı. En çok ta maça cenabetlik bulaştırdıklarını düşündüğüm sinem kobal, arda ikilisine küfretmişimdir herhalde.. Fonda eşşek gibi sırıttıp duruyorlardı, yarın olmasın onlar yaa..
Son dört saniye öldüm ben.. heleki o sıfır nokta beş saniye var ya küllerimden doğdum yeminlen..
Finaldeyiz haliylen.. Yarın da aynı şekilde amerikalıları düdükleyeceğiz afedersiniz, zira on iki dev adam bu ve uçuyorlar.. boru değil yani. Ama hayvanlık etmişim yine afedersiniz.. İnsan bir kadeh te kutlamaya saklamaz mı, nasıl içtiysem şarabı löp löp.. maç bittiğinde yudum kalmamıştı. Yarına daha tedarikli olacağım.
Amerikan başkanı dahil herkesi devreye sokun lan.. 12 dev adam geliyor!..

not: kıvanç tatlıtuğ'u oldum bittim sevmem ve beğenmem. bugün reklamlarda sık sık gördüm. annem ne olmuş o yahu böyle.. insan değil bence artık netekim hayvani bir yakışıklılığa ermiş..

Cumartesi, Eylül 11

hayır..


Gündemi oldukça geriden takip ediyorum, hatta etmiyorum bile denilebilir.
Takip edilecek birşey yok zira, 8 yıldır aynı boktan noe-liberal saldırganlık..
RTE, Nevzat Çelik'in şiiriyle ağlamış, yeni izledim videosunu... RTE'nin kendisi de bu timsah gözyaşlarına inanıp evet diyecek olanlar da bi siktirsin gitsin afedersiniz.
Laflarıyla solu bile geçmiş RTE, önce günümüzdeki faşizan hareketlerin hesabını versin. Geçmişin yaralarını bir siyaset malzemesi olarak kullanmaya ne hakkı var?
Aptal olmayın!..
İşgörmez 12 Eylül Anayasası'nı yamalarla daimi kılmaya çalışıyorlar. Haklarımıza, özgürlüklerimize saldırılarının önünü açacaklar. Kapitalist rejim yamalı olarak devam edecek.. Değişen hiçbir şey olmayacak.
Yarın HAYIR diyeceğiz, ama daha demokratik yeni bir anayasa için yapacağız bunu.

Cuma, Eylül 10

mızıkalı yazı


"Konuşmamız gerek" dedi.. İçinde gereklilik kipi olan herşey beni telaşa düşürür. "Ne var canım, konuşuruz.. Ama bence yormayalım, daraltmayalım birbirimizi, uzun konulara girmeyelim" dedim. Yanıtı kısaydı.." konuşmalıyız.."

Aklımı, mantığımı ardıma alarak girmişim yoluna. Bir mızıka eşliğinde dolaşıyorum sapaklarında. İçimdeki tüm "acaba"ların üstüne çizik atmışım. Tenini zorlamadan, hayatına teğet geçerek yaşıyorum yamacında..

Şimdi neyi konuşmamız gerek.. gerçekleri mi? Bana herşeyden bahsedebilirsin.. Kulağıma fısılda masalları, efsaneleri, hayalleri.. Ama bana gerçekleri anlatma. Gerçekler yüksek seslidir, ben daha sakin şeylere meyilliyim. Bana anlatma ne olduğumuzu, yaşayacağımız olasılıkların kurgularını..

Şimdi sadece şu anı yaşasak.. Rüya gibi bir an.. Uzanmışız yeşil çimlere, üzerimizden serin, hevesli bir rüzgar geçmekte.. Benim yıldız takımımı gösteriyorum sana, senin yıldızın hiç olmamış. Hangi yıldız senin olsun onu seçiyoruz. Elini tutup parmağınla işaretliyorum, içine siniyor hemen, "evet bu üçlü benim olmalı" diyorsun.. Ruhumun en parlak yerlerini sana parselliyorum o anda.. Hem yıldız sahibi oluyorsun, hem içimde istihdam alanları aralanıyor sana.. Gözlerimi dünyaya kapatıp öpüyorum seni. Sahi su gibi seni öpmek, hani böyle serin ve ucu bucağı yok. Su gibi, öyle işte, tanımsız..

Öyle bir anki.. uyuyabilecek kadar hafif, terine karışabilecek kadar heyecanlı.. "Ama.. " diyorsun, susturuyorum seni. "Sana herşeyin sözünü verebilirim, korktuklarının başına gelmeyeceğini vaadedebilirim.. Bir tek gerçeğine ortak olamam. Bırak bilmeyim.." diyorum, susuyorsun.

Ve uyuyoruz, büyülü bir mızıka eşliğinde.. Mis kokulu bir sabaha uyanmak üzere..


*******************************************

Anıl Albayrak'ın tavsiyesiyle Mazzy Star - Flowers In December dinlerken yazılmıştır.. Uykusuz bir gecemde, beni bu şarkıyı üşenmeden bulup dinlemeye ikna ettiği için kendisine çok teşekkür ederim.. :)

Salı, Eylül 7

çakma prenses ve kaçan atlıları...


"Aklın bir karış havada yine senin" dedi, dosyaları fırlattı göğsüme.
Uzun zamandır köşesine sinmiş, sinsice beni gözetleyen çatlak hatunum yine başıma peydah olmuştu. Kendi iç sesim bu kez, işten eve taşıdığım dosyalarla dövüyordu beni.
Aniden hortlayıp aklımı çıkardığı yetmezmiş gibi, "senin bu sümsük, kontrollü, çalışkan dönemlerinden nefret ediyorum.. derhal kendine gel, yoksa beynini yıkayan o bunak Dervişe yellozuna ötenazi yaptıracağım.." diye bağırıyor, iğrenç sesiyle etimi tırnaklıyordu.
"Ne zamandır sesimi çıkarmadım, müdahalesiz ne yapacaksın göreyim istedim.. ama sen var ya seeen.. sen umutsuz bir kevaşesin!. Eziksin kızım sen!. "

Dedim ya, uzun zamandır yoktu ortalarda.. Hatrını kırmayıp bugünlük dayanabilirdim kendisine ama mecalim yoktu. Beynimin beyaz atlılarının durmadan, üşenmeden cirit attığı bir dönemdeydim. Sadece beni sarsmakla meşgul olup en ufak bir ilgi gösterisine tenezzül etmiyorlardı. İşler çok yoğundu. Koca yazı yatarak geçirdiğim için öğlene kadar kürek, öğlenden akşama kadar taş taşıma, akşamdan gece yarısına kadar kırbaçlanma cezasına çarptırılmıştım. Aklım hayli karışıktı anlayacağınız. İç sesimin ayaklanmasına tahammül edemeyeceğimi düşünerek o yokmuş gibi davranmaya karar vermiştim.

Yere düşen dosyalarımı çantama kaldırıp hemen sonrasında beyaz atlılarıma bakayım dedim. Olacak şey değildi, cirit, atmak, koşmak, atlamak derken bir anda kaçıp gitmişlerdi. İnsan olan durur, bir arkasına bakar, ufak bir iz bırakırdı değil mi.. ama bu at beyinliler beni silip süpürmüşlerdi..

Yok mu olacaktım yani artık ben? Üstelik o yasak elmayı da hart diye ısırmışken.. Hadi canım..
Neyse..
Herşeyi mevsim anormallerine veriyorum.. susuyorum.

Pazar, Eylül 5

sırra sefer


Gecelerin gecesindeyim..
Anlat derviş, sen anlat bana.. Sen ben ol bu gece, benim gözümden bak ve başla demeye.
Benim anlattıklarım ancak masaldır, senden dinleyim değerlisini, ötesini.. Gönlümün evini ferahlat bu gece.
Beri gel, ben ne isem de bana. Aşkla yanıyor, içime içime süzülüyorum.. Ne anlayabildim, ne dile dökebildim beni. Sen ben ol, de bana.
Bir misal et.. tutuştur, kavur, aslıma erdir beni bu gece. Arıt zehrimi, üfle ruhuma.
Anlat derviş, pür telaş sen'im bu gece, tan yeri ağarıncaya kadar.

Pazar, Ağustos 29

oldum bittim çok gülerim..


Aslında çok kızıyordum ona. Kızmak için yeterli nedene de sahiptim, nerden baksan haklıydım. Ama o çocuk masumiyetine dayanamıyordum işte, sonuçta duygusal bir insandım, herşey yüreğime işlerdi...
Kızdığımı anlaması için ayaklarımı ritmik olarak yere vurup, hırsla bir sigara yaktım. Gözlerimin içine baktı, "neyseki sen çok anlayışlı bir kızsın" dedi, gözlerimi masaya doğru eğdim, gülümsedim. Yine çözülmüştüm hemen bir cümleye, dudağımı ısırarak cezalandırdım gülüşümü, konuyu kapadım..

Huyumdur, sinirli ve stresli zamanlarımda yüzüme bir gülümseme yapışır. Hatta bir kere sinir krizi geçirdim, millet ortalığı kırar döker, ben kahkahalardan boğuluyordum nerdeyse. Halk arasında vidaların gevşemesi diye tabir edilebilen bu olay, senelerce önce bir gece annemin yanına uzanmış, huzurlu bir uyku için kendisinden medet umarken başıma gelmişti.

Kara kıştı..
Editörlüğünü yaptığım dergi batmış, çocukların partilerinde animatörlük yaparak hayatımı idame ettirmeye çalışıyordum.
Evim yoktu, bir gün anneannemde, bir gün ablamda, bir gün sevgilimde kalıyordum, sırtımda çanta bugün kime misafir olsam diye zar atıyordum. Sonra sevgilim aniden "bu ne böyle ne iş olsa yapıyorsun, bir kariyer planlaman yok, sığsın, ben aileme seni ne olarak takdim edeceğim" diyerek beni terketmiş, terketmekle de kalmamış ülke değiştirmişti. Oysa askerden yeni dönmüştü, işsizdi, beğenmediği animatörlükten kazandığım parayla ona yemek ısmarlıyor, iş görüşmelerine giderken giyinmesi için gömlek-pantalon alıyordum.
Kronik bronşitim yakama yapışmış, öksürükten uyuyamadığım günler gelmişti. Çocuğu geceleri öksürüğümden uyanmasın diye ablamda kalamıyordum, sevgili de gitmişti, tek kapım canım anneannemdi.

Annem gelmişti bir haftasonu, hep birlikte tiyatroya gidecektik. Aile klasiğimizdir, Taksim'deysek Bambi'de ya da Kızılkayalar'da kaşarlı dürüm döner yeriz. Hiç huyum olmamasına rağmen tiyatroya girmeden önce tuvalete gireyim de oralarda sıkışmayım dedim. Bildiğiniz tutucuyumdur ben, ancak çatlamak üzereysem dışarıda tuvalate girerim. Üstelik yasaktır alaturka tuvalete girmem, sakat bacağımdan dolayı, doktorum yere paranı bile düşürsen eğilip alma, yürü git der. Unutkan cesareti geldi o an demek, iyileştim nasıl olsa dedim, girdim... Neyseki başka insanların da tuvaleti gelmişti ve beni farkettiler. Bambi'nin alt katındaki küçücük tuvaletin bütün fayanslarını yüzümle silerek kapıyı yumrukladım, dışarıda bekleyen kıza bizimkileri tarif ettim "beş tane kaşarlı dürüm döner yiyen kadın" olarak ve on dakika sonra herkes kapıdaydı. Haliyle geceyi tiyatroda değil, Taksim İlk Yardım'da geçirdik. Fişim çekilmişti, yine bir süre yürüyemeyecektim...

Yanımda yatıyordu annem, "çok ağrıyor mu" dedi, "hı hı" dedim acıklı bir sesle. "Aç ta kaldık bak dönerleri de yiyemedik, telaştan eve gelince de unuttuk birşeyler yemeyi" dedi. Önce gülümsedim, sonra gülmeye başladım, sonra gülmem şiddetlendi, kahkahalarım bütün ev halkını hatta mahalleyi ayağa kaldırdı. Bir yandan bronşitimin öksürüğü, bir yandan öksürdükçe bacağımın artan acısı.. Ne nefes alabiliyordum, ne gözümden gelen yaşlara hakim olabiliyordum ne de kahkahalarımı kesebiliyordum. Annem ışıkları yaktı "galiba delirdi" diye bağırarak ahaliyi uyandırdı. Bir yandan bana su içirmeye çalışıyorlar, bir yandan gülmekten koltuklara düşüyor herkes. Sabaha kadar güldüm.. ben güldüm, herkes bir üzülüp bir gülerek bana eşlik etti.. Öyle uyuduk..

Ne zaman gereksiz bir yerde gülecek olsam, aklıma o gece gelir. Yine öyle gülmeyip, ciddi durmam gereken bir andaydım. Göz teması kurmamaya çalışıyordum. O ise gözlerimin içine içine bakıyor, üstüne gitmeden konuyu kapamış olmama seviniyordu, "gerçekten çok anlayışlı bir kızsın" dedi. Tekrar edilecek bir laf değildi, içimden karikatürler geçmesine neden olmuştu, baktım ki açıklayamayacağım bir gevşekliğe ulaşacağım "hadi kalkalım" dedim.

Salı, Ağustos 17

yağmur..


Sabaha karşı 3'tü..
Ben uyumayı becerememiştim ama gece terörüm uyanmıştı. Baktım Şimşek yanımda, sakin ol dedim kendime, geçecekti bu kalp sıçraması.. Baktım Şimşek gülümseyerek uyuyor, mutlu olacak neyi varki diye düşündüm, ardından kurdum hemen..ötekini görüyordu rüyasında. Antalyada yaşayan, keman çalan, kızıl saçlı kevaşeyi..
Gülümseyişine sıçrayarak uyandırdım Şimşek'i, yüzündeki gülümsemeyi bozarak. "canımmm, gel yerine" diyerek çekti beni boynunun kıvrımlarına doğru, saçlarımı avuçlayarak.. "Canın çıksın, ben burda kalp krizleri geçiriyorum sen sırıtarak uyuyorsun, uyan" diye bağırdım kulağına doğru. Uyandı, yapacak birşeyi yoktu, alışkındı..
O gün ilk kez balık yedim, sabahın 4'ünde, Eminönünde pis elli bir balıkçının mangalından. İçim ağlıyordu ısırdığım şeyin yüzünü düşündükçe. Birşeyler anlatıyordu bana;
-Annem mutfak tezgahına döşemiş gazete kağıtlarını, dökmüş üstüne unu, hamsileri una batırıyordu sonra da kızgın yağa atıyordu. Baktım gazetede Sinan Cemgil'in fotografı, annesi güzel gözlü oğlum benim diye severmiş, ölüm yıldönümüymüş.. Hemen yanında hamsi bana bakıyor.. İçim bir tuhaf oldu, gözler.. ikisi de ölüydü artık. Yemedim o gün o hamsiyi, aç uyudum, kızdım da anneme.. Sadece o gün ama.. Sonra ne zaman balık yesem aklıma o görüntü geldi.. yedim yine de. Hayat.. diyalektik.. materyalizm.. Troçki der ki..

Gerisini dinlemedim, o karede takılı kaldım. Yüzü olan şeyleri yiyemiyordum. Şimşek bunu bildiğinden, balığın kafasını kestirerek koydurtmuştu önüme.. İçim ağlaya ağlaya yedim. Balığın öteki olduğunu düşünerek, sonra kusarım bunu boktan bir çöplüğün yanında dedim. Olmadı, öyle bir yere götürmedi beni, içimde kaldı öteki balık..
O gün bugündür öğütemem.. Midemde yüzen büyük bir lokmadır öteki ve sonrasında gelen tüm ötekiler..

Sakatlanmıştım. Ayak bileğimden kasıklarıma kadar beni sarmalayan demirden bir aletle yatmaya mahküm edilmiştim. Şimşek askerdeydi, yemin töreninden sonra ailesiyle çıkıp yanıma, İstanbula kaçacaktı. Sabahın 3'üydü. Öteki aradı beni. Şimşek'in ona yazdığı mektubu okudu. Üşenmiş olsa gerek, ikimize de aynı mektubu yazmıştı. İstanbul'da hava yağışlıydı, ben yürüme yeteneğimi kaybetmiştim. Sabahın 4'ünde aradı beni Şimşek. "Geldim, aşk bizim şehrimizde sen nerdesin" dedi. Tuvalate bile tek başıma gidemiyordum. Ev halkı uyuyordu. Annemlere bir mektup bıraktım, "organizasyon bensiz devam edememiş, şoför beni almaya geldi, gittim ben, emin ellerdeyim merak etmeyin" diye.. onları sabah şokuna bırakarak.
Çıktım aşkı karşıladım, iki koltuk değneğiyle.. Fındıkzade'de Truva Seyahat'in önündeydik. Sarıldı bana, yağmur yağıyordu. Öptü, öptüm. Hiçbir şey demedim. Ne mektup vardı dilimde ne öteki..
Bir balık vardı aklımda, içim ağlıyordu..

Pazar, Ağustos 15

özetle


hayli olağan bir gün..
olağanüstü sıcaktan bayılarak geç uyandım yine.. aynaya baktım, dünya güzeli olarak uyanamamışım. ne zaman gerçekleşecek lan bu değişim, bıktım hep aynı patates surattan.
cevapsız aramalara baktım, mühim bir kişi aramamış. kuru kalabalık bir arkadaş topluluğu benimkisi.
mutfağa geldim, kimse ben uyanmadan gizlice eve girip bana süpriz kahvaltı hazırlamamış. hay bin kader.
gece yarım kalan kitabımı okumaya devam ettim.. hödük çocuk hala sıradan bir bunalımda, ne delirebildi ne iki adım atabildi. çok gereksizdi her şeyi, bence ölse değerlenebilecek cinslerdendi..
camdan baktım, sokakta tık yok. ramazan geldi ya, herkes evine kapanıp uyuyor, ne ala oruç.. hah yer mi be bunu allah baba..
feysi açtım, bir arkadaşım özet geç yazmış bana. fikrine çok önem veririm.. derhal zikrederim.
özetle oldukça boktan, olağan bir gün özkancan.. dünya değişmedi, batı yakasında herşey aynı. görüşelim dostum. öpüyorum..

eşik

bir kadın.. bir adam...



saçlarını uzatmaya çalıyordu kadın, kısa sözcüğüne hırslanıyordu artık. yanağını örten saçları ona güven veriyordu. kendisini güvensiz hissederse ölmüş anıları üşüşüyordu başına, etleri çürüyordu kadının. saçları havalanacak olsa, çırçıplak hissediyordu kendini. dönmeye başlıyordu sonra, ölmüş anılardan kalma bir alışkanlıktı bu. dönüyor, döndükçe siliniyordu.

silinmiş duyguların yıkık dilini biliyordu adam. evinin çürüyüşündendi ellerindeki yaralar. elleri ince bir yanılgıdaydı, elleri her yalana soyuluyordu artık. aşka kazılı düşleri erimişti. akan her zerreyi birleştirmek için, hızla dönüyordu..

sanki bildiği bütün sözcükleri unutmuştu kadın. içindeki son inançla "gel" diye bağırıyordu. çağırdı adamı, dudaklarının arasındaki ceseti diriltir umuduyla..

kimseye gözükmeden geldi adam. gizli bir kini sindirmeye çalışır gibiydi, denizini bulmaya çalışan bir sandal kadar yorgundu. su almaya başlamıştı hisleri. "tıka beni " diye seslendi kadına, acıyan yerlerini önüne sererek..

adamın söküklerini bir solukta gezdi kadın. her çöküntüsüne dokundu. eskittiği yalnızlıkları tekrarladı. aralamalı mıydı, adam için içine oyduğu kuytuları? heveslendi..

yaz mevsimi gibiydi kadını öpmek, ıslak ve sıcak. sisleri çözüldü adamın. kaderiydi, bir masalı daha başlatmak. yaralarının kabuklarını soyup attı. düşmekse düşmek, yenilmekse yenilmek, kendini yeniden yakacaktı..

aslında biraz serindir her kadın ama döker gizini öpünce. sardı adamı, içine çekti kokusunu.

Pazartesi, Ağustos 9

thanks god its sunday


Aslına bakarsanız oldukça sıradan bir pazar gününe uyanmıştım..
Sadece biraz fazla uyumuştum o kadar.. Sıcaklardan olsa gerek, bir süreliğine beyin ölümüm gerçekleşmiş sonra Allah Baba "yazık yahu bu kız daha genç niye aldınız oluum bunu buraya" diye azrail efendiye azar çekmiş ve beni hayata geri yollamış olmalı. Uyandığımda saat 16:08'di.
Her zamanki gibi telefonumda on sekiz cevapsız arama, 3 mail, 5 mesaj, birkaç yüz tane grup yazışması kırmızı yıldızlarla beni bekliyordu. Ama bir gece önce sıcaklara dayanamayıp telefonumun mouse zımbırtısı kendini infilak ettiğinden hiçbirini okuyamadım..
Camdan baktım. Karşı penceredeki kız vantilatörü bacak arasına almış kitap okuyordu.. Alt kattaki dükkanın kapısı açıldı, dondurma imal etmeye abiler geldi.. Çapraz apartmandaki kadın balkonuna çamaşırlarını astı.. Bakkal amca yan binadaki kadının sarkıttığı sepetine ekmek, sigara ve soda koydu.. Seyyar overlokçu geçti ve ardından seyyar muslukçu tamirci.. Karşı apartmanın girişindeki merdivenle o kızla çocuk tekrar öpüştü, yazık be onlara, büyüsünler bir an önce de bir mekanları olsun, çekilmez böyle apartman aralarında falan..
Herkes yaşıyordu, olağanüstü birşey yoktu, asayiş berkemaldi...

Nerdeyse lafı edilecek birşey olmayacaktı, facebooku açmasaydım. Hede hödö bir sanal platformdan bir kalp krizi kadar ciddi mesaj almıştım. Sıradan, sakin pazar günüm terörize edilmişti.. Eski ve kıskanç olmadığını iddia eden bir sevgili tarafından gözaltına alınmış, kabaca tarif edilmiştim, kışt kışt diyerek uyarılmıştım. Asla yanıtını bulamayacak, yazık bir mesaj olarak kutuda kalacağına silmeyi tercih ettim. Sonra eski ve kıskanç olmayan kızcağızı düşünerek bir sigara içtim hatta biraz öksürdüm bile..

Tekrar camdan baktım.. Sokak boştu, günlerdir saklanan esinti boş bir poşeti kovalıyordu. Güneş göz kırpar gibi oldu.. O sırada telefonuma bir mesaj daha geldi, okuyamayacaktım zira mouse kendi kendini bozabilen ancak tamir edebilen bir zımbırtı değildi.
Telefonum çaldı, arayan eski sevgilimdi. Herkesin bir eski sevgilisi vardı işte, benim neden olmasındı.. hem o da kıskanç değildi..
Çocuk kalktı merdivenden, kıza doğru eğilip öptü.. Kız da kalktı, uzun uzun sarıldılar.. Sonra bir daha öpüştüler. Çocuk giderken eli gözü geride kaldı. Kız zile bastı, otomatik açıldı.. Çocuk köşeden dönmeden kıza el salladı.
Bir sigara daha yaktım, aşkla yaş ters orantılı gelişiyordu..